Google
uLuBaTLiHaSaN - Blogcu




uLuBaTLiHaSaN

A'DAN Z'YE TÜM SANATÇILARIN BÜTÜN ALBÜMLERİNİ BEDAVA DİNLEYEBİLİRSİNİZ .
Online Müzik Dinlemek İçin Tıklayınız

26/8/2007 - Ben size göğüs çatalınızı açın diyor muyum?

Kategori: RoportaJlaR
Haşema ile denize girme maceralarını anlatan Nihal Bengisu Karaca, Ayşe Arman'a böyle konuştu...


"Bir anda Türkiye’de gündem oldu. Durduk yerde. Haşemayla denize girme macerasını ve duygularını anlattı. Ve ortalık karıştı. Her kafadan bir ses çıktı, herkes kendine göre bir tarafından eleştirdi.

Ben işi çok iyi buldum, iyi gazetecilikti, yazılmamış bir şeydi. İçeridendi. Samimi hakiki ve farklıydı. Hoş insanı yakalayan bir dili vardı. Kendisiyle dalga geçme kabiliyeti, takdir edilmeyecek gibi değildi. Bu kadar tantanadan sonra Nihal Bengisu Karaca ile tanışmamam beklenemezdi. Tanıştım. Anlattı. Kafasının çalışma ve kendini ifade etme biçimine bayıldım...

Nasıl bir öykü sizinki?

- Ankara’lıyım. Babam cerrah. Ben doğduğumda Hacettepe Tıp Fakültesi’nde öğrencisiymiş. Sanatçı ruhlu bir doktor. Yağlı boya resimler yapıyor, saz çalıyor. Arı Sineması’nda konser vermişliği bile var.

Nereli?

- Yunanistan doğumlu. Gümülcine. Gayet iyi Rumca bilir. 12 yaşında Konya Maarif Koleji’ne yatılı olarak geliyor. Kolejde okurken "Yunan dönmesi!" diyenler oluyor, en büyük kavgalarını bu yüzden veriyor. Israrla Türk ve Müslüman olduğunu anlatmaya çalışıyor. Çok başarılı bir öğrenci. Hacettepe Tıp’ı kazanıyor. Kolejdeki sıra arkadaşı, annemin kuzeni. Öyle tanışıyorlar. Evleniyorlar. Üç çocuk yapıyorlar.

Aşk evliliği mi?

- Bir beğeni, bir hoşlanma olmuştur...

Siz çocukken onları ele ele görür müydünüz, "Bunlar çok seviyor galiba birbirini!" der miydiniz?

- Babamın sevdiğine çok eminim. Babam, aşkı hissetmeye ve ifade etmeye daha yatkın. Annem biraz daha soğuk. Annem, vakur kadın.

Siz ona mı benzersiniz?

- Yok, ben ikisinin karışımıyım...

Dışınız anneden, içiniz babandan mı?

- Olabilir. Babam daha ilke ve prensipler adamı, annemse herkesi memnun edecek çözümleri oluşturmanın peşinde. İkisinin de etkileri var üzerimde.

Anneniz baş örtülü mü?

- Ben küçükken değildi. Sonradan oldu. 7-8 yaşlarına geldiğimde evdeki hava değişmeye başladı.

Nasıl yani?

- Bizimkiler daha İslami referanslara uygun bir hayat yaşamaya başladılar. 5 vakit namaz girdi eve. Evdeki söylem ve alışkanlıklar değişti, okunan kitaplar değişti. Batı klasikleri ya da Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Hemingway, kütüphanede arkaya, dini eserler ön sıraya geçti. Ama ben kütüphanenin arka sırasındaki o kitaplarla da ilgiliydim.

Anneniz, birden bire mi baş örtüsü mü taktı?

- Hayır. Yavaş yavaş. Önce yarım örtülüydü, saçları biraz görünüyordu, sonra görünmez oldu. Etek boyu da yavaş yavaş uzadı.

Ama siz annenizin farklı halini hatırlıyorsunuz...

- Tabii,tabii. Kısa etekler, dar buluzlar, yapılı saçlar, bakımlı tırnaklar. Hafta sonu beni sinemaya götürürken öyle giyinirdi. Ama sonra beden merkezli yaşamamaya karar verdi. Önce babam dindarlaştı, sonra annem. Ve evde hayat değişti.

Ne oldu?

- Verilen öğütler, çizilen hedefler değişmeye başladı. "Kızım çok iyi bir doktor olsun. Aynı zamanda bale de yapsın, dans dersi de alsın!" yerine, "Önemli olan sadece bu dünya değildir. Demiri sadece bu dünyaya atmayalım, ahiret hayatımızı da düşünelim, ona göre yaşayalım" denmeye başlandı...

Bale yok yani...

- Evet, din dışı bir alan olarak görülüyor.

Nereye gönderiliyorsunuz peki?

- Kuran kursuna. Bundan da şikayet ediyorum gibi bir hava çıkmasın. Ben size resmi tarif etmeye çalışıyorum.

Aileniz değişirken siz de nasibinizi aldınız ve kapandınız öyle mi?

- Müslüman kadının hayatındaki tek kırılma noktası örtünme değil. Önce içeriden değişmeye başlıyorsun, dışarıdan değil. Ben de öyle oldum. Ama ailenin her hangi bir talebi, baskısı yok. Kimse de beni zorlamadı. Zaman içinde peyder pey oldu. Lisede aklım henüz gelip gidiyordu ama üniversiteye geldiğimde artık net kararımı vermiştim.

Aileniz ne dedi peki? Bunun bir kutlaması oluyor mu? Gelip sizi "Aferin doğru yolu seçtin" diye birileri tebrik ediyor mu?

- Kendiliğinden gelişen bir süreç olduğu için hayır, kimse tebrik mebrik etmedi. Olması gereken şey gözüyle bakıyorlar.

Gerekçeniz neydi: "Allah böyle istiyor, Kuran böyle emrediyor..."

- Kuran böyle ister de, insanın içini buna yatırması, kendini ikna etmesi gerekiyor. Bu da yaratıcıyla kurduğu bağlantıyla ilgili. Ben çocukluktan beri Allah’la iyi bir bağım olduğunu düşünmüşümdür. Allah üzerine fanteziler kurduğumu da hatırlıyorum. Rüyalarımda görürdüm. Kimi zaman, çok beğendiğim bir çizgi film kahramanıydı, kimi zaman ışıklı dev bir dönme dolap. Arkadaşlarımızla da küçükken "Allah nasıl biri acaba? Nasıl bir varlık?" türünden konuşurduk. Bir keresinde bir arkadaşımın "Ben size göstereceğim, o bir erkek!" dediğini de hatırlıyorum. Biz donup kalmıştık. Arkadaş, bir iki buçuk lira getirdi. "Bakın işte bunun üzerindeki Allah!" diye gösterdi. Atatürk’ün Koca Tepe’ye çıkarken figürü. Tabii hemen büyüklerimize sorduk, "O bir Türk büyüğüdür yavrum, Allah değildir" dediler de içim rahatladı. Benim kurgumdaki Allah, cinsiyeti olan bir tanrı değil, hele bir erkek hiç değildi...

TESETTÜRÜN AMACI SEKSÜEL DUYGU UYANDIRMAMAK

Ağır makyaj, topuklu ayakkabı, vücut hatlarını ortaya çıkaran kıyafetler... Bunlar tesettürle bağdaşıyor mu?

- Tesettürün amacı belli: Seksüel duygu uyandırmamak. Bir erkeğe hazırlanma içgüdüsünü terbiye etmek. Kadındaki beğenilme dürtüsünü törpülemek...

Benim ise en sevdiğim şey! Erkeklerin bizi beğenmesinde ne mahzur var?


- Örtünme bu. Terbiye ve kontrol etme mekanizması. İyi de kendimizi nereye kadar kontrol edeceğiz? İşte bunun boyutu kadından kadına değişiyor. Çünkü herkesin vicdanının kendisine söylediği ölçü farklı. Tamam belli sınırlar var ama işi pratikleştirirken çeşitli değişkenler devreye giriyor. Yani "Gözüne eye liner çekmiş, dar kıyafetler ve topuklu ayakkabı giymiş ama kendini tesettürlü sanıyor!" diye garipsediğiniz kişi, belki de tesettür ilkesine tutunarak kendini hizaya çekiyor...

Daha açık ifade edebilir misiniz?

- Şöyle: O insanlar, belki de içlerindeki beğenilme duygusunu ancak bu kadar kontrol edebiliyorlar. Belki de o ağır makyajları yapmasalar, dindarlıklarıyla bağdaşmayacak şeyler yapacaklar, çok açık giyinecekler filan. Hiç değilse bu kadarını yapıyorlar. Bize "Ben nefsimle mücadele ediyorum ve bu kadarını yapabiliyorum" diyorlar. Ben de diyorum ki, bu nefis mücadelesinin bile Allah’ın nezdinde değeri vardır. Bilemeyiz. Kimse yargılamasın, yadırgamasın. Ama bazen bana bile tuhaf geliyor. Dün mesela bir kız gördüm, başı sıkı sıkıya bağlı ama kollar çıplak. Yine de onu yargılamak bana düşmez.

Peki hem örtünmek hem de böyle giyinmek arasında hiç mi çelişki yok?

- Belki de kendini güzel hissetmek istiyor. Açık bir kadına baktığımda, "Bu kadının inançları, değerleri yok" demiyorum. Kapalı bir kadına baktığımda da onun da bir kadın olduğunu ıskalamıyorum. Siz de öyle yapmayı deneyin.

İyi de hani örtünmede de bu tür duygularını törpülemesi gerekiyordu...

- Demek ki o ancak o kadar törpüleyebiliyor...

Sizin giyim tarzınızı da tesettürle bağdaştırmayanlar oldu...

- Ben hiç kimseye "Madem açıldın tam açıl" diyor muyum? "Göğüs çatalın tam görünmüyor, ben hepsini görmek isterim, hepsi ortada olsun" Hayır demiyorum. O zaman kimsenin de bana "Neden böyle giyiniyorsun? Madem tesettürlüsün, çarşaf giysene" deme hakkı yok.

CİNSEL ELEKTRİĞİN DOĞACAĞI VAR SAYILIYOR

Baş örtülü kızların sevgililerini öpmeleri ayıp mı? Olmaması mı gerekiyor?

- Dinen uygun görülen bir şey değil.

Yanaktan öpünce...


- O da değil...

Erkek arkadaş da olamıyor...

- Olamıyor demedim. Yüzlerce yıl önce, bunun usulleri belirlenmiş. Evlenecek kadın ve erkek üç kez bir araya getirilecek ve birbirlerini tanımaları sağlanacak. Hatta, peygamberimiz "Ona iyice baktın mı?" diye soruyor. Yani "Kendinde onunla evlenme konusunda duygusal bir motivasyon hissettin mi?" Bugün de gençler, birbirlerini tanımak için geçirdikleri belli bir arkadaşlık sürecinden sonra nişan ve düğün yapıyorlar.

Cinsellik?

- İki genç arasında cinsel elektriğin doğacağı var sayılıyor. Çok da yanlış bir varsayım değil. İslamda, "Bir taraf alsın yürüsün, dünyanın tozunu dumanını katsın. Öbür taraf da beyaz atlı prensini beklesin, sonra ikisi de çok mutlu olsun" gibi bir tasavvur yok. İki taraf cinselliği birbiriyle keşfedecek. O yüzden insanlar gençken evlenmeli. Aşkı, sevgiyi, cinselliği birbirleriyle tanımalı...

NE İSA’YA NE MUSA’YA NE BUDA’YA NE KURDA NE KUZUYA

Müslüman, kelime itibariyle "Allah’a teslim olan kişi" demek. Ne var ki, içinde bulunduğumuz kültür, her şeyi aklımızla çözebileceğimizi, her şeyi sorgulayarak anlayabileceğimizi, bilim ve teknolojiyle hayatın bile üzerine çıkabileceğimizi, doğaya karşı zafer kazanabileceğimizi öğütlüyor. Yani bu modern kültür içinde Allah’a teslim olabilmek o kadar basit ve kolay bir şey değil. Dolayısıyla, bunun altını doldurmaya çalışmak, her zaman Müslümanların tarafında olarak olmuyor. Bazen o tarafta, bazen bu tarafta, bazen şu tarafta durmak gerekiyor. Bazen de "Hiçbir" tarafta. Yani ne İsa’ya ne Musa’ya ne Buda’ya ne kurda ne kuzuya ne karıncaya yaranamama hali, bu ülkede bir kader olabiliyor...

TATİL GÜNCESİNE SİZİN KESİM NE DEDİ, BİZİM KESİM NE DEDİ

Tatil Güncesi yazmak aklınıza nereden geldi?

- Radikal Gazetesi, "Tatil özel dosyası yapıyoruz. Siz nasıl yapıyorsunuz hiç bilmiyoruz bize bu konuda bir yazı yazar mısınız" dediler. Meraklarını sahici ve samimi buldum, "Tamam" dedim. Önce teorik bir yazı yazdım, sonra birden bire bir ses, "Niye meseleye dışarıdan bakıyorsun? Kendi yaşadıklarını anlat" dedi.

Tedirgin olmadınız mı, ürkmediniz mi?

- Yok hayır.

Peki ne gibi sonuçları oldu?

- Sizin kesim, "Tesettür adına, denizden vazgeçilir mi?" gibi bir şeye taktı. Bizimkiler ise, aktarılan bazı şeyleri, mahrem buldu. Çoluk, çocuk, eş, ev hali gibi geldi onlara. Yani anlatmamın, paylaşmamın ne manası vardı? Ama genel olarak benimle benzer zorluklar yaşamış olan hanımlardan çok olumlu geri dönüşler oldu. Ve tabii onların eşlerinden. Bir de şöyle bir gözlemim var: "Modern bir yazar gibi anlatıyorsun, son noktada yılmak neden?" Güncenin sonu, "Deniz sevdamdan bu kadar kolay vazgeçeceğimi zannediyorsanız fena halde yanılıyorsunuz, yola devam!" şeklinde bitseydi mesela, sizinkiler için daha anlaşılır olacaktı. Bizimkiler ise, çok iyi bildikleri bu türden vazgeçişlerin, bu kadar açık bir şekilde itiraf edilmesinden hoşlanmadılar.

Gerçekten de "Mücadeleye devam!" diye bitirebilirdiniz...

- İyi ama içimden gelmedi. Her yıl "Nerede denize girebilirim?" derdine düşen ben, bu yıl artık deniz planı filan yapmadım. Yapmadığımı da yazarken fark ettim.

JJ JOHNSON DİNLERİM JULİAN BARNES OKURUM

Hep mi çimenlerin içindeki ayrık otuydunuz?

- Evet... Kendi düşüncesini, kendi arzusunu, kendi hayat biçimini zorla dayatan her şey beni sinir ediyor, provoke ediyor. Bu bir ideoloji de olabilir, bir moda algısı da, muhafazakarca beklentiler de...

O zaman siz ne Musa’ya ne İsa’ya yaranıyorsunuzdur...

- Haliyle. Ama bunu da yadırgamıyorum. Şöyle temel bir algı var Türkiye’de: Başörtülü müsün? Hurraaaa dincisin. "Türkiye’yi seviyorum" mu dedin? Sen o zaman milliyetçisin. Neeee? Laikliği mi eleştiriyorsun? Sen, devleti yıkmak istiyorsun! Ama ne var ki insanlar böyle bloklara, kamplara ayrılamaz aslında. Dolayısıyla Nihal Bengisu, Müslüman dindar bir kadın olarak ilginç müzikler dinliyorsa, farklı kitaplar okuyorsa, bu bazen rahatsızlık yaratabiliyor.

Neler dinliyorsunuz, okuyorsunuz...

- J J Johnson’ı çok seviyorum mesela. Ya da yazar olarak Julian Barnes’ı...

Ne var bunda? Sevmemeniz mi gerekiyor?

- Müslüman ve dindar bir kadının, Batı kaynaklı ilgi alanları ne kadar tasvip edilir? Hele de Batılılaşma macerasını eleştiren biriyse. Bu bir çelişki değil mi?

Siz cevap verin, değil mi?

- Benim anlayışıma göre, bir şeyi eleştirebilmen için, onun biraz içinde olman, bilgi sahibi olman gerekir. Biz bilmediğimiz şeyleri eleştirmeye çok alışığız. İki kesimin de en büyük hatası bence bu. Empati kurma gereksinimi duymuyoruz. Merakımızda çoğunlukla düşmanca oluyor. Ve hiç tecrübe etmediğimiz şeyler üzerine ahkam kesmeye bayılıyoruz. Sizin kesim de, bizim kesim de resmen bu konuda yarışıyor...

KOCAMLA RÖPORTAJ SIRASINDA TANIŞTIM

Tatil Günceniz’e kocanız ne dedi?

- Haberi bile yoktu. Hürriyet’te yayınlanınca oldu...

Benimkinin benim hayatımla ilgili her şeyden haberi var. Şu an sizinle röportaj yaptığımı bile biliyor. Sizinkinin neden yok?

- Simbiyotik değiliz. Tek varlıkmışız gibi hareket etmeyiz.

Bizde öyle değiliz. Ama önem verdiğimiz şeyleri birbirimizle paylaşırız.

- Biz yapı olarak müsait değiliz. Hani telefonla her yaptığını birbirine aktaran çiftler vardır. Biz yapamayız. "Kontrol mü ediliyorum?" hissine kapılırız. Haber vermek aklıma bile gelmedi, ondan izin mi almam gerekiyor?

İzin değil, coşkuyu paylaşmak...

- Öyle coşkulu bir şey değildi, daha çok keyifli ve hüzünlü bir şeydi benim için. Gecenin 3’ünde yazdım ve gönderdim. Ertesi sabah de hayatıma devam ettim. "Böyle yaptım, böyle ettim" deme gereği de hissetmedim.

Kaç yıldır evlisiniz?

- 9 oldu. 25 yaşında evlendim. Hukuk’u bitirmeme iki ders kalmıştı. Hem okuyor hem de Aksiyon Dergisi’nde çalışıyordum.

O da gazeteci mi?

- Hayır psikiyatr.

Aaaaa! İnsanın bir psikaytrla evli olması nasıl bir şey?

- Kolay olduğunu söylemek kolay değil. Seninle senin frekansında sohbet ederken, bir yandan da zihnindeki analiz mekanizması tıkır tıkır çalışıyor. Ve sen o analizinin, o gün o sohbet esnasında yapıldığını başka bir gün öğreniyorsun. "Vay be!" diyorsun, "Biz o gün sadece sohbet etmiyor muyduk?"

Hastası mıydınız?

- Yok hayır. Asla. Psikiytarların etik kuralları bu konuda çok sert. Ben Aksiyon’da çalışırken görüş almaya gitmiştim. Bir dosya hazırlıyordum. Televizyonda görüp "Aa ne akıllı şeyler söylüyor, kendini hoş bir şekilde ifade ediyor!" demiştim, "Bari görüşü ondan alayım..."

Neydi konu?

- Baş ağrısı! Sonra, içinde baş ağrısı kelimeleri geçen hoş bir şiir bırakıldı telesekreterime. Güzel bir şiirdi. Güzel şiir yazar...

ÊSonra?

- Diyalog ilerledi. Bir süre sonra da evlendik. 7 yaşında bir oğlum var. Çok çok tatlı. Çocukları hiç sevmezdim. Şimdi bayılıyorum.

Esprili bir kocanız mı var?

- Evet, sit com tadında. Kara Film’le sit com arası. Hüzünlü, ağır ve derin meselelerle içli dışlı. Ama hayatı şenlikli bir yere taşıyabilen bir adam da. Birlikte çok güleriz.

Kıskanç mı peki?

- Hayır. Kıskançlığın ölçüsünü kaçırmayan bir kocam var.

Neyin ölçüsünü kaçırıyor?

- Rahatlığın.Ya da şöyle diyeyim, liberalliğin dozunu kaçırıyor bazen, ben onun yanında çok ilkeli, çok köşeli bir kadın olarak kalıyorum.

Gurur duyuyor mu sizinle?

- Duyuyor.

Güzel buluyor mu sizi?

- Eveeeeeet.

ARKADAŞ OLMAMAMIZ İÇİN BİR SEBEP YOK

Ben de bir yaratıcının varlığına inanıyorum ama dindar bir hayat sürmüyorum ve pek çok konuda sizden farklı düşünüyorum. Ama yine de bu arkadaş olmamıza engel değil öyle değil mi?

- Hiç değil. Siz biliyorsunuz ki ben inançlıyım, ben de sizin benim kadar dindar olmadığınızı biliyorum. Birbirimizi merak ediyoruz. Her bakımdan. Bu bana çok hakiki geliyor. Ama merakımızı giderirken terbiyemizi de muhafaza etmemiz lazım. Türkiye’de kadınlar dostluklarını baş örtüsü takma takmama esasına göre kurmuyorlar. Temel bir ahlaki bir baz var, onun üzerinde mutabakat sağlamışsa, tamam, "Akşama ne pişireyim?", "Benim kocam var ya, ne yaptı biliyor musun?"a geçiliyor. Örtülü-örtüsüz kadın çatışmasının bence bizim toplumumuzda hakiki bir zemini yok. Ama tabii çok dürtüklenirse, böyle bir çatışma çıkar mı? Çıkar."

Ayşe Arman- Hürriyet

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

4/6/2007 - Cansel Elçin Röportajı...

Kategori: RoportaJlaR

Marie-Claire Mayıs Sayısı...
Cansel Elçin Röportajı...

Cansel Elçin'le 11 Saat...

Titiz,çocuksu, deneyimsel, tartışmaya açık, iyi eğitimli, egolarından çok kendini büyütmeyi hedefleyen, meraklı, ne istediğinden çok ne istemediğini gayet iyi bilen bir oyuncu ile tam 11 saat süren bir fotoğraf çekimi yaptığınızı düşünün...Cansel Elçin ve ötesi kendi sözcükleriyle sizlerle buluşuyor...



11 saat süren bir fotoğraf çekimi yaptığınızı düşünün...

Zahmetten, aksiliklerden, anlaşmazlıklardan değil de keyifli mizansenlerden dolayı uzayıp giden...Gün sonunda "farkındamısınız? Tam 11 saattir çekim yapıyoruz" deyip, gülümseyerek bizzat şaşkınlığını dile getiren Cansel Elçin altını çizdi bunun. 19 yy ait bir saray, 1960 model Plymouth model bir araba ile küçük çapta bir dizi çektiğimizi söylemek mümkün. Öyleki; çekim yerinde bulunan konuklar baş parmaklarını havaya kaldırarak, Hatırla Sevgili'den bir bölüm çektiğimizi zannederek "bravo...Harikasınız. Çok başarılısınız, lütfen böyle devam edin" şeklinde uzayıp giden muhteşem komplimanlarda bile bulundular. Hiç kimse ama hiç kimse bir fotoğraf çekimi için orada bulunduğumuzu fark etmedi. Çünkü Cansel Elçin poz vermedi, oynadı...Lütfen bu ayrıntıya dikkat edin...Bu ayrıntı; gayet önemli bir ayrıntı. Hem çekimi yapan bizler için, hem onun için, hem de dergiyi elinize aldığınızda algıda seçicilikle farkı ayırt edecek olan sizler için."Benim yönetmenim şu anda jamtul" diyerek işe koyuldu. Editoryal çekimleri nasılda çok sevdiğini, mesleğine nasılda tutkuyla bağlı olduğunu, konu aşk olduğunda nasılda uzaklara daldığını, onunla aynı şevke sahip insanlar arasında nasılda beklenilenin çok ötesini verdiğini bizzat gözlemledik. Uzun yıllar sayısız çekime imza atmış kişiler olarak bu kadar keyifli ve özel bir çalışmaya ender rastladığımızı söylememiz mümkün. Hayran kaldık. Adidas ayakkabıları ve yeşil parkasıyla adım attığı Adile Sultan Sarayı'nda her ince detayın izini sürdü. Kimi zaman çok uzaklara gitti, kimi zaman yaşadığımız çağı sorguladı, kimi zamansa sonu gelmez düşündürücü hikayeler anlattı. En önemlisi gerçeklik duygusuydu... Ona merak duygusu yön veriyordu. Bunu çok az kişide hissedebilirsiniz. Gerisi kendi sözcükleriyle onda...


MARİE-CLAİRE: Youtube'de bir İngiliz; sizi aşk ve guruda oynayan Matthew Macfayden'dan sonra en sevdiği aktör ilan etmiş. Farklı internet sitelerinde de yine İngilizler çok sinematoğrafik bir yüzünüz olduğundan söz ediyorlar. Nedir İngilizlerin size olan bu hayranlığı? Orada tanındığınızın ve beğenildiğinizin farkındamısınız?

CANSEL ELÇİN: Bunu  bilmiyordum... Bir röportajmı vardı?

MARİE-CLAİRE: Hayranlıklarını dile getiriyorlardı. Hatta merak ettim yazılanlar Türklere ait olabilirmi diye. Mesaj attım ve İngiliz olduklarını teyit ettim.

CANSEL ELÇİN: Yurt dışına birkaç röportaj yaptım. Özellikle Londra ve Kıbrıs bağlantılı röportajlar. Biliyorsunuz ATV de bütün dünyada izleniyor. Avusturyadan,Azerbeycansan, Fransadan, Almanyadan, AMERİKA Birleşik Devletlerinden hatta Japonyadan veriler geliyor. Ondan kaynaklanıyor olabilir. Ancak bu kadar olduğunu bilmiyordum. Şaşırdım şimdi. Bu gayet sevindirici öyle değil mi? Futbolcularımız, futbol takımlarımız tanınıyordu. Şimdi oyuncu olarak bizler catharsis (sanatın hisleri durulaştırmadaki etkisi) yaratabiliyoruz.

MC : Hayatınızın bir döneminde sizde o etkiyi hissederek, cesur bir kararla mutlu olduğunuz yöne ilerlemişsiniz.

CANSEL ELÇİN: Evet;doğru... Ben Ekonomi ve Sosyal bilimler okuyordum fakat bir yılın sonunda bıraktım. Annem, Babam, ben ve Ağabeyim birlikte çalışmak zorundaydık çünkü. Önce import-export işleriyle uğraşıyorduk. Sonra daha genişledi işimiz ve tekstil oldu; her türlü ürünü getiriyorduk. Fransızcam iyi olduğundan benim çok yardımım oluyordu. Sonra 24 yaşında canım sıkılmaya başladı ve bıraktım. Ağabeyim tek başına götürmeye başladı.

MC: Neydi canınızı sıkan? Yaptığınız işimi sevmediniz?

CANSEL ELÇİN: Aslında seviyordum çünkü ailece çalışıyorduk. Ayrıca ticaret çok farklı bir süreç. Fransa büyük bir ülke Türkiye'den bir numune ürün götürüyorsunuz, sonra o ürünü pazarlıyorsunuz, bir nevi marka yönetimi bu. O ürünü satın alması için karşınızdaki kişiyi ikna etmeye çalışıyorsunuz, sipariş alıyorsunuz. Sipariş aldığınız takdirde gidiyorsunuz Türkiye'de yaptırıyorsunuz. Ardından kamyonlar geliyor ve zamanında teslim etmek üzere yüklüyorsunuz. Uzun bir süreçten sonra mağazaların raflarında yerini alıyor. Gün geliyor sizin aracı olduğunuz üründen satın alan kişilere rastlıyorsunuz. Bu çok güzel bir histi. Bunu yapmak dahası ailece yapmak daha güzel bir histi fakat muhatap olduğum insanlar hoşuma gitmiyordu ve ticarette konuşulan tek konu para oluyordu. Bu da bir şekilde canımı sıkıyordu, kendimi iyi hissetmiyordum. O yüzden her akşam 19.30 da tiyatro dersleri almaya başladım. 22.30 a kadar devam ediyordu. Yavaş yavaş kendimi tiyatroya bıraktım. Ona doğru akmaya başladım. Ticareti ise tamamen noktaladım.

MC: Herşey bir merakla mı başladı?


CANSEL ELÇİN: Kendimi çok iyi hissediyordum orada. En önemli neden buydu. Karşılaştığım, tanıştığım yada çalıştığım insanların konuştuğu dil çok başkaydı. Hiç kimse bana neyi nasıl yapmam gerektiğini öğretmiyordu ama yinede çok şey öğreniyordum. Elimizdeki sahne nasıl oynanmalı? Karakterlerin başına neden anlatılan olaylar geliyor? Yazar neden falanca ayrıntıyı öngördü? Bunları tartışıyorduk...Karakterlerin psikolojisini, neden-sonuç ilişkisini anlamaya çalışıyorduk. Bir tür edebi, psikolojik analiz. Hem karakterleri ve nedenleri tartışıyorsunuz hemde oyunun müziğini yani dilini özümsüyorsunuz hep birlikte...Bir sahne nasıl oynanır yada nasıl oynanmalıdır sorusu çok kötü bir sorudur. Oysa; Neden oynanmalı sorusu? çok daha farklı bir bakış açısı getirir ve daha derin bir çalışma gerektirir. İşte bu nedenle oyunculuğu çok sevdim ben. Nasıl oynamalıyım? Sorusundan çok Neden oynamalıyım? Sorusunu sordum hep. O günlerde kendi kendime tiyatroyu neden bu kadar çok sevdiğimi sormuştum. Hayatımın geri kalan kısmında neden bu işi yapmak istiyordum? Aldığım cevaplar doğrultusunda da kararımı verdim. Artık tiyatroyla birlikte yaşayacaktım.

MC: Ticaret yaptığınız zamanlarda çok iyi para kazandığınızı, hatta birde porche ile gezdiğinizi. Ancak sonra zor durumda kalarak sattığınızı ve şoförlük yaptığınızı iddia edenler oldu. Bu doğrumu yoksa mitomanca bir yaklaşım mı?

CANSEL ELÇİN: Yaşadığım sürece ne porche um oldu nede o kadar büyük paralar kazandım. Bazı insanlar hayatı yada başkalarını nasıl görmek istiyorlarsa o yönde hikayeler uyduruyorlar. Bu da onlardan biri. Ancak şu var! Bir oyuncu için dünyadaki en kötü şey oynayamamaktır.

MC: Oynayamamak derken?

CANSEL ELÇİN: İşini yapamamak...Bana hep; Biri seni arayıp da iş versin diye oturup telefon beklemeyeceksin, her gününü dolduracaksın, hiç boş kalmayacaksın diye öğrettiler. Biz öyle arkadaşlardık ki; içimizden biri gidiyordu reklam filmi çeviriyordu ve kazandığı parayla tiyatro yapmaya devam ediyorduk. Fransada da Türkiye deki gibi tiyatrodan çok fazla para kazanılmıyor. O yüzden küçük meslekler yapmak gerekiyor, yani zamanınızın tamamını almayan meslekler...Ben bir cafe de çalıştım, bir başka arkadaşımda restoranda çalışıyordu. Şoförlükte yapıyordum ama o çok enteresandı çünkü patronum beni çok seviyordu. Dolayısı ile saatlerini istediğim gibi ayarlayabiliyordum. Müşteri geliyordu "yarın çalışamam"  diyebiliyordum ve bir başkasını takviye ediyordum. Gidiyordum tiyatro dersleri alıyordum, provalarım oluyordu, castinglere gidiyordum. The Ritz'i bilirsiniz Paris'in hata dünyanın en iyi otellerinden biridir. Orada şoförlük yapıyordum. Fransa'da bütün oyuncular küçük meslekler yaparlar...Bu bana içime sinmeyen rolleri reddetme şansıda tanıyordu. Çünkü hayatımı devam ettirebilecek parayıda kazanabiliyordum. Ara işler yani. Orada da çok şey öğrenebiliyorsunuz, hayatı yakından tanıyorsunuz. Mesela ben şimdi bir taksi şoförünü oynayabilirim. Özel bir şoförü...Taksi şoförü değildim önemli bir otelin The Ritz'in şoförüydüm. İstesem taksi şoförlüğüde yaparım ve bir taksi şoförünüde oynayabilirim…

MC:Türkiye'de gençler ara işler yapmak yerine keşfedilmeyi bekliyorlar!

CANSEL ELÇİN: Kiranızı ödeyecek, karnınızı doyuracak yada bir oyuncu için kendini besleyecek sosyal hayata dair bir kazanç olması lazım. Bu düşünülmüyorsa ya gelirleri vardır yada umursamıyorlardır. Bu isteklede alakalı tabi. Ben yeniden ticarete başlayabilirdim. Ailemle giderdim ve bir mağaza dahi açabilirdim. Oysa hafta sonları pazarcılık yapıyordum. Elde kalan ürünleri pazarda satıyordum. Yeteri kadarda kazanıyordum. Hatta tiyatro afişleri için para yetmemişti onları bu parayla almıştık. 300-400 euro para biriktirdim ve afişleri aldık, gidip hemen onları yapıştırdık.

MC: Tiyatronun A dan Z ye her şeyiyle ilgilenmek zor olmuyormuydu? Tamam bu saygı duyulacak bir yaklaşım fakat oyuncu olarak azda olsa stres yüklemiyormuydu size?

CANSEL ELÇİN: Çok daha stresli oluyorsunuz. Aslında bir oyuncunun prodüksiyonla ilgilenmemesi gerekir çünkü çok fazla enerji harcıyorsunuz. Tiyatro kiralıyorsunuz, afişleri hazırlıyorsunuz, sağa sola dağıtıyorsunuz, akşama da tamamıyla canlandıracağınız karakterle ilgilenmeniz gerekiyor. Fransa'da 120 tane tiyatro, yaklaşık her sezon 250 tane tiyator oyunu var sergilenen. İnsanları oyununuza getirmek, izlettirmek çok önemli.

MC: O zamanki Cansel Elçin'le şu anki arasında kesin bir çizgi varmı?

CANSEL ELÇİN: Değiştim tabi...İnsanlar değişirler. Bende seneden seneye değiştim. Birini tanıyorsunuz, bakıyorsunuz dört beş yıl sonra bambaşka biri. Herkesin bir kaseti var, o kaset bitiyor ve başa sarabilir ve yeniden doldurabilirsiniz. O kaseti çalıştırmak gerekir, süreside insanla alakalı. İnsan illişkileride işte o kasetle doğru orantılı. Değişebilirsiniz; iyi yada kötü. Bu hayatın neler getirdiği ile de çok bağlantılı. Benim Türkiye'ye yerleşmem büyük bir karar, önemli bir değişiklikti. Kolay adapte olabildim çünkü. Türkiye zaten benim ülkem. Kendimi evimde hissettim. Ben kolay adapte olan bir insanım. Gittiğim ülkelere,şehirlere şöyle bir bakarım burada yaşayabilir miyim diye; olabilir derim sonra. Önyargılı davranmam. Bence nerede çalışıyor ve var oluyorsanız orası sizin ülkenizdir. Burada çalışıyorum ve artık burası benim ülkem.

MC: Hiç özlemini duyduklarınız yok mu Paris'le ilgili?

CANSEL ELÇİN:Özlediğim şeyler oluyor; o zaman gidiyorum. Geçenlerde gittim ilk defa Paris'e döndüğüm zaman kendimi bir yabancı gibi hissettim. Çok garip; Alt tarafı iki buçuk saatlik mesafe Paris. Türkiye'de insanlar yeterince seyahat edemiyor, etmiyor. Oysa dünyanın her yeri herkese ait. Sınırlara karşıyım ben.

MC: Hani hep derler ya; Doğduğun yer mi, doyduğun yer mi? Diye. Ne kadar Türk ne kadar Fransızsınız? Nasıl bir karma Cansel Elçin?

CANSEL ELÇİN: Her ne kadar Fransa'da eğitim almış olsam da Türk olma originim ağır basıyor. Ben Türk'üm...Bazen burada Fransız kültürüm ağır basıyor. En basiti arabanın arkasına oturunca emniyet kemerimi takıyorum. Taksi şoförü dönüp ne yapıyorum diye bakıyor. Oysa Türkiye'de yaşayan birçok insan gibi bende takmayabilirim ama bunu da kaybetmek istemiyorum. Sigara içmiyorum, sigaradan nefret ediyorum, bence dünyanın en kötü şeyi sigara içmek.Fransa'da kapalı alanlarda yasak. Burada kimi zaman şaşırıyorum.

MC: Hiç içmediniz mi?

CANSEL ELÇİN: Gençken içtim ve ne kadar kötü olduğunu anladım. Burada insanlar sürekli sigara içiyor. Hem restoranlarda, iş yerlerinde. Hemde çok içiyorlar. Biraz kendileriyle ilgilenmeliler. Araba kullanmamaya çalışıyorum, çok trafik var çünkü. Demirden kasalara bindiğim zaman tedirgin oluyorum, yavaş gitmeye çalışıyorum, kemerimi bağlıyorum. Bu korkuyla alakalı...Kayak yaparım, hızı severim. Paris'te carting yaparken kolum kırılmıştı ama orası farklı bir alan. O iş için yapılmış...Bir pist yani. Ama bu ülkedeki duygusallığı hiç bir şeye değişmem. Çok daha fazla heyecan var. İnsanların çalışkan olması ve bakış açıları. Çok çalışkanlar Türkler, farkında değilsiniz ama günde 12 saat çalışıyorsunuz ve sadece 15 gün tatiliniz var. Fransızlar dünyanın en tembel insanları herhalde. Haftada 35 saat çalışıyorlar ve iki ay tatilleri var. Türkiye çok genç, bu da çok hoşuma gidiyor. Beyoğlu'nda çalan acayip müzik grupları var ve her türlü müzik yapılıyor. Müzikten gerçekten anlayan insanlar da var. Konsere gidiyorsunuz full, restoranlar full, her yer dopdolu...Avruplılar çok dikkat etmeli. Düzgün yolda giderse Türkiye çok ilerleyecek ve optimist bir bakış açısı gelişecek...

MC: Hatırla sevgili ve Ahmet karakteri adeta bir fenomene dönüştü. Bu kadar benimsenen bir karakterden sıyrılmanız zor olacak mı?

CANSEL ELÇİN: Geçen yıl Kırık Kanatlar'daki Yüzbaşı Cemal için de bunu söylemişlerdi. Hayır korkmuyorum...

MC: İşin içinde aşk var...Çok saf, asla sonlanmayan, küçük şeylerle bile kendini var eden...Bir hayal gibi. İnsanlar Ahmet ve Yasemin'in aşkını sanki kendileri yaşıyorlarmış gibi izliyorlar...

CANSEL ELÇİN: Ben de Ahmet ve Yasemin'e hayranım. Bende aynı şaşkınlık içindeyim. Düşünüyorum.... Nasıl yaşansın ki öyle bir aşk şimdi? Asla o günlerde ki gibi doğal olmayacak. Ahmet Kıbrıscık'a giderken yol boyunca sadece Yasemin'i düşünüyor. Yol çok güzel bunun farkında fakat düşüncelerinde yalnızca o var. Hayatın anlamı Yasemin. Yokluğu bir anda varlığı demek oluyor. Şimdi ben iki gün üst üste sabahtan gece yarısına kadar Şile'de çekimde olacağım. Bununla da kalmayacak araya yığınla irili ufaklı iş girecek. Düşünmem gereken birçok konu olacak. Birini Ahmet kadar derin hissedebilirim, düşünebilirim de fakat asla o günlerdeki gibi olmaz. O kadar kesintisiz olamaz. Ahmet Yasemin'e "Gel yaşadığım kasabayı gör. Yolu zahmetlidir ama çok güzeldir" diyor. Ne kadar güzel sözler bunlar. Ne kadar güzel bir paylaşım, hayatına ortak etmek için ne kadar özel sözler. Davet var, zorluğu dile getiriş var ama aynı zamanda sonunda bir güzellik olacağını da vurguluyor. Israr yok, teklif var. Hiçbir zorlama yok. Sadece bir ümit var. O zaman cep telefonu yok, msn yok, insanlar günlük tutuyorlar, mektup yazıyorlar, daha geniş ve özenli zamanlara sahipler. Hayatta aşkın doğallığını, kendine özgü yapısını cep telefonu ve msn kadar zedeleyen başka bir şey yoktur heralde. İkisini de kullanmıyorum. Telefonla konuşmayı sevmiyorum, bazen çok gerekli olduğunda dahi msne girmiyorum. Beceremiyorum; bir şey beni engelliyor. Paylaşımlar azalıyor. O yüzden unutulan bir şeye dokunduğu doğru dizinin. O kadar doğal ki yaşanan aşk şaşkınlık uyandırıyor. Oysa hiç şaşırmamamız gerekirdi...

MC: Ahmet aşkta duyduğu hayal kırıklığı nedeniyle küçük bir kasabada bir nevi inziva hayatı yaşamayı göze alıyor. Aşk için sizde yapar mıydınız yada yaptınız mı?

CANSEL ELÇİN: (Uzun, çok uzun bir süre önündeki kağıda bir şeyler karalıyor, sessizlik giderek artıyor ve çok uzaklara gidiyor. Sonra kararlı bir ifadeyle kafasını kaldırıyor) Bunu bende yaparım ve yaptım da. O durum inzivadan çok bir buluşmadır aslında. Onunla daha fazla bir arada olmak için bahane edilen...

MC: Yalnız kalabilirmisiniz? Aşksız geçirdiğiniz dönemler olur mu?

CANSEL ELÇİN: Oldu ve oluyor... Zaten ben yalnızlığı seven bir insanım gayet hoşuma gidiyor yalnızlık.

MC: Hayata tutunmak için aşk ilk sıradamıdır sizce?

CANSEL ELÇİN: Aşk değil fakat kendim önemliyim. Eskiden bu şekilde düşünüyordum. Birlikte olduğum insanları daima ön planda tutuyordum, daima onlara doğru yürüyordum. Sonra biri bana bunun hiçte doğru olmadığını söyledi. Bu şekilde davranarak fark etmeden hem kendimi hemde karşındakini mutsuz edeceğimi anlattı bana. Biraz kendinle ilgilenmelisin dedi. Düşündüm ve ona hak verdim.

MC: Bunu bencillik anlamında söylememiştir mutlaka.

CANSEL ELÇİN: Elbette söylemedi. Bu gidip en güzel yemeği tek başına yiyeceğim anlamına gelmiyor. Ancak şu var. Birini idealleştirmek yada ilgiyi daha çok ona yoğunlaştırmak doğal değil. Doğruda değil... Neyi isteyip istemediğinizi iyi  bildiğinizde, biraz da kendinizi düşündüğünüzde ki bu bencilce bir kendine düşkünlük değil, özgüveniniz artıyor. Birlikte olduğunuz kişiyi olduğu gibi seviyorsunuz, oda sizi nasılsanız öyle seviyor. Bunu çözdüğüm anda daha mutlu ilişkiler yaşamaya başladım.

MC: Bir aktörsünüz... Beğenilme hissi mutlaka vardır içinizde.

CANSEL ELÇİN: Cansel ayrı bir dünya... Onunla şu anda hiç ilgilenmiyorum ben. O konuda zamanım da yok. Sabah gidiyorum akşam geliyorum. Kendim konusunda gayet sıkıcı bir insanım yani. Cansel umurumda bile değil. Onu kendi haline bıraktım. Ancak egosantrizm kesinlikle vardır oyuncularda. Buna ihtiyaçları da vardır ama özde o ihtiyaçta olduklarını kendilerinin de bilmesi gerekir. Bilmiyorlarsa işte o çok kötü... Benim oyunculuğumun buna ihtiyacı var; diyorsanız bunu biliyorsanız bir sorun yok ama yinede doğal değil bana göre. Çünkü sinemada televizyonda icat edilen teknolojiler sayesinde bir oyuncu kulağının içine kadar her yerini görebiliyor. Gözünüzün içine, gözbebeğinize dahi girebiliyorlar. Gerçek yaşamda insan arkasını göremez, oysa biz orda ensemizi, saç diplerimizi dahi görebiliyoruz. Normalde aynaya bakmakla eş değer değil. Çok şaşırtıcı."Ne oluyor bana?" diyebiliyorsunuz. Ben işimi seviyorum, titizim, her şeyi bir anda kabul etmem. Neden yapmam gerektiğini sorgularım. Dediğim gibi orada kendimizi hiç görmediğimiz bir şekilde görüyoruz, o yüzden gerçeklik duygusunu aramaya çalışıyorum.

Damla Gökel

Fotoğraflar: Jamtul

Styling: Ece Candan.

Mekan: Adile Sultan Sarayı.

Röportaj Resimleri...











       

 

   

   

   

     

     

     






 




 








1 YorumYorum yaz!Bağlantı

4/6/2007 - Mankendi, ‘kötü’ oldu

Kategori: RoportaJlaR
Mankendi, ‘kötü’ oldu
DİLEK HAYIRLI
Aynalı Tahir dizisinin kötü adamı ‘Tilki Ekrem’ karakteriyle tanıdık Saruhan Hünel’i. Şimdilerde Kaybolan Yıllar’da mafyanın tetikçisini canlandırıyor. Ekranların kötü yüzü eski manken Hünel, “Kötü adam oynamayı seviyorum. İyiyi herkes oynar.” diyor.

Yeşilçam sayfalarında şöyle küçük bir gezintiye çıktım. Niyetim, yaklaşık bir asırlık sinema tarihinin kaç tane ‘kötü adam’ karakteri çıkardığını bulmaktı. Rahmetli Erol Taş, Bilal İnci, Nuri Alço ve tecavüzcü Coşkun’dan başkası gelmedi aklıma. Her gün onlarca kişiyi star unvanıyla cilalayıp piyasaya süren televizyon bile, iş ‘kötü adam’ karakterine gelince sınıfta kalmıştı. Neyse ki son dönemlerde bu boşluğu doldurma gayretinde olan bir isim var; Saruhan Hünel. Nam-ı diğer Tilki Ekrem. Unutanlarınız için hatırlatayım, yıllar önce Alişan’ın başrollerini oynadığı ‘Aynalı Tahir’ dizisinin kötü adamı. Ünlü oyuncu 6 bölüm için anlaştığı dizide 3 Aynalı Tahir, onlarca yardımcı oyuncu değiştirdi. Dizi onun sayesinde tam 170 bölüm, yani beş yıl devam etti. Böylece televizyon yeni bir kötü adam, Saruhan Hünel de on binlerce fanatik hayran kitlesi kazanmış oldu. Öyle ki hayranları ‘ekranın en iyi erkek oyuncusu’ anketlerinde ilk sıralara taşıdı kendisini. Erol Taş’ın tahtına aday gösterilen ünlü oyuncu, “İyi insanı herkes oynar, önemli olan sert insanı oynamak.” diyor. Asıl patlamasını iki yıldır devam eden ve derin devlete çalışan bir mafya tetikçisini canlandırdığı ‘Kaybolan Yıllar’ dizisiyle yapan Saruhan Hünel’i yakından tanımaya ne dersiniz? Biz hikâyesini dinledikten sonra ‘bu duygusallıkta biri nasıl bu kadar iyi kötü adamı oynar?’ diye düşünmeden edemedik. İşte size duygusal, hüzünlü bir kötü adam portresi...

Saruhan Hünel kimdir?

1970 doğumlu, Fatihli orta direk bir ailenin iki çocuğundan biri. Anne tarafım Arap. Baba tarafından Arnavut kökenliyiz. Babam tekstilci, annem ise ev hanımı. Bir de kız kardeşim Aslı var. O da Türk sanat müziği sanatçısı.

Kötü adamı oynasanız da gözlerinizde gizli bir hüzün var. Hayatınız pek güllük gülistanlık geçmemiş sanırım?

Öyle de diyebiliriz. Annem 15-16 sene ağır bir hastalıkla boğuştu. Yanlış ameliyat sonucu midesinin dörtte üçü alındı. Bunun sonucunda diğer organlarındaki rahatsızlıklar başladı. Her sene bir ameliyat oluyordu. Kız kardeşimle bana bakacak kimse yok, baba derseniz o da işte. Okuldan akşam eve geldiğimizde kapıyı kendimiz açıyorduk. Ev soğuk, karanlık... Çok geceyi sokakta geçirdiğimi bilirim. Sokak çocukları tamamen sevgisiz büyüyor. Biz de yüzde elli sevgiyle büyüdük. Yaşadıklarınızı unutsanız da izi mutlaka kalıyor. Gülümsemenize bile hüzün yansıyor.

Bu şartlarda eğitiminizi tamamlayamadınız öyleyse?

Meslek lisesinde tekstil bölümünde okuyordum. Zaten maddi anlamda da biraz zorluk çektiğimiz için hafta sonları harçlığımı çıkarmak için çalışmaya başladım. Marmara Üniversitesi İşletme’yi kazandım; ama devam edemedim. Maddi anlamda bizden daha güçlü insanlara karşı kendimi koruyabilmek için erken yaşta para kazanmam gerekiyor diye düşündüm.

O yıllarda günün birinde oyuncu olma hayali kuruyor muydunuz?

1985’lerdi benim gençlik dönemim. O yıllarda oyunculuk hayali bize çok uzaktı. Çevremizde gördüğümüz insanlar hayatımızı şekillendiriyordu. Baba, esnaf, ticaret yapanlar... Dolayısıyla tek bir hayalim vardı; babamın işini devam ettirmek, üniversite bitirip işimizi daha da büyütüp iyi yerlere taşımak. Ama o yıllarda mankenlik çok popülerdi. Genellikle arkadaşlarım manken olacağını söylerdi. Ben de onlardan duyup ‘manken olacağım’ dedim. Kursa falan gittim, derken mankenliğe başladım...

Mankenlikten oyunculuğa geçiş nasıl oldu?

Mankenlik yaptım; ama sevmedim. Bana göre değildi. Ajansa bağlı olarak çalıştığımız için belli çevrelerde tanınıyorduk. 20’li yaşlarda TRT için çekilen birkaç tarihî filmde oynadım. Sonra Emrah’la iki dizide rol aldım. Askerlikten sonra Aynalı Tahir dizisinden teklif geldi. 6 bölüm için anlaşmıştık; ama dizi 170 bölüm çekildi ve 5 yıl sürdü.

Aynalı Tahir’den sonra uzun bir süre ara verdiniz. Nedeni neydi?

5 sene kötü adamı oynadıktan sonra herkesin kafasında kötü adam imajı oluştu. Rolün üzerine yapışması tabiri var ya bende öyle oldu. Başrol teklifi bile gelse kötü adam oluyordu. Sokaktaki insanlar da beni gördüğünde Ekrem diye bağırıyordu. Farklı roller gelmesi için bir süre teklifleri değerlendirmedim.

Kötü adam imajının üzerinize yapışmasından mı korktunuz?

Hayır. Ben kötü adamı oynamayı seviyorum. İyi insanı zaten herkes oynar, önemli olan sert’i oynayabilmek. Ben sadece farklı rollerde de oynamak istedim.

Kaybolan Yıllar dizisindeki Esmer karakteri mafyanın tetikçisi ama...

Burada üç duyguyu bir arada yaşıyoruz. Bir tarafta devleti adına çalışan bir insan, bir yanda mafyanın soğukkanlı tetikçisi, bir yanda da dünyadaki en değerli varlığını arayan âşık bir adam. Çok sert bir sahnenin ardından çok duygusal olabiliyoruz. Bu yüzden Esmer’e çok kötü adam diyemeyiz.

Son dönemde Alacakaranlık, Kurtlar Vadisi gibi diziler popüler oldu. Kaybolan Yıllar da onlardan biri mi?

Kaybolan Yıllar, yetimhanede birlikte kalan üç çocuğun hikâyesini anlatıyor. Çeşitli sebeplerle yolları ayrılan üç çocuktan biri (Esmer) derin devlet için yetiştiriliyor. Ali polis oluyor. Aileye verilen Ezo da doktor. Esmer, çocukluk aşkı Ezo’yu arıyor yıllarca. Sonra üç arkadaşının yolları kesişiyor... Senaryonun Kurtlar Vadisi’yle benzerliği yok. Esmer, derin devletin adamı. Dizide aksiyon sahneleri var; ama her silah kullanılan dizi Kurtlar Vadisi’ni akla getirmemeli. Bizimki aslında bir aşk hikâyesi...

Yetimhanede kalan çocukların hikâyesi dedik de hakikaten Türkiye’nin kanayan yarası bu kurumlar...

Son dönemlerde medyaya yansıyan haberler buraların gerçekten kanayan yara olduğunu gözler önüne serdi. Hani önceden göz görmeyince gönül katlanır durumu vardı. Artık insanlar görmeye başladı. Buralarda kalan çocuklar bizim geleceğimiz. Dolayısıyla bu çocuklara ilgi göstermemiz gerekir. Her şeyi devletten beklemek yanlış. Milyonlarca insanız, hepimiz bir iyilik yapsak bu çocuklar kurtulur. O kurumlardaki çocukların her türlü ihtiyaçları karşılanıyor olabilir. Ama onların en büyük eksiklikleri sevgi. Bunu onlardan esirgemeyelim. Ben herkesten bir ricada bulunuyorum. Ne olur herkes bir kere Çocuk Esirgeme Kurumu’nu ziyaret etsin. Etkilenmeyecek bir tek insan düşünemiyorum.

İyi aile çocuğu, düzgün adam imajınız var. Bu bir anlamda oyunculuğunuzu sınırlandırıyor mu? Çok uç bir rolü oynar mısınız?

Hayır ben oynamam. Oynarım diyenlerin yüzde 95’i de oynamaz zaten. Onlar ben oyuncuyum, her rolü oynarım havasında oldukları için öyle diyorlar. Dilin kemiği yok, her şeyi söyleyebilirsin de iş icraata geldiğinde o kadar kolay değil. Ben teklif geldiğinde reddetmek için yol arayacağıma baştan oynamam diyorum. Ben kabul etsem seyirci beni o rolde kabul etmez. Hem benim kariyerim hem de iş batar.

Kadir İnanır etek giyinmişti bir filminde, buna ne diyorsunuz?

35 yaşındayken o eteği giydiremezdiniz Kadir İnanır’a. Ama o filmi çekerken hem belli bir yaş olgunluğuna erişmişti hem de Türkiye’de sağlam bir Kadir baba imajı oluşturmuştu.

Komedi oynamayı düşünür müsünüz?

Hayat ne getirir bilmiyorum; ama sit-com tarzı dizileri sevmiyorum.

Oyunculuk bir meslekse bu mesleğin doruk noktası nedir?

Oyunculuğun bence doruk noktası yok. Ama illa bir ölçü koyacaksak Oscar’ı almak derim.

Böyle bir hayaliniz var mı?

Herkesin vardır. Ben bireysel anlamda düşünmüyorum. Ülkemiz adına böyle bir ödüle ihtiyacımız var.

Bunun için bir sinema filmi çekmek gerekir.

Şu an diziye konsantre oldum. O yüzden kafamı dağıtmak istemiyorum. Hem sırf film çekmiş olmak için de böyle bir işe girişmem. Benim oynarken, insanların da izlerken keyif alacağı bir projede yer almak isterim.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

4/6/2007 - ‘Kızımın tiyatrocu olmasını istemem’

Kategori: RoportaJlaR
‘Kızımın tiyatrocu olmasını istemem’
DİLEK HAYIRLI
Dizilerin tiyatro kökenli oyuncularından biri Emre Kınay. Yılan Hikayesi ve Berivan dizilerinden sonra ‘İki Aile’de üç kız babasını canlandırıyor. 2.5 yaşında kızı olan sanatçı “Entelektüellerin bile sanatına sahip çıkmadığı bir ülkede kızımın tiyatro yapmasını istemem.” diyor.

‘Televizyon ekranlarına damgasını vuran ağa dizilerine öncülük eden oyuncu kim?’ diye sorulsa, cevabı Emre Kınay olur kuşkusuz. Yılan Hikayesi’nde Erkan Ağa, Berivan’da Ferhat Ağa rolleriyle tanıdık ünlü oyuncuyu. Sonra Yeditepe İstanbul’da Yusuf karakteriyle çıktı karşımıza. 15 yıllık tiyatro geçmişine onlarca oyun, 4 sinema filmi sığdırdı. İnşaat filmindeki performansıyla 2004 yılında düzenlenen 23. İstanbul Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü. Beyazcamı ticari bir araç olarak gören Kınay, paranın konuşulduğu yerde sanatın yapılamayacağı görüşünü savundu yıllarca. ‘Televizyona iş yapacağıma Tahtakale’de toptancılık yaparım’ çıkışı da bu yüzdendi. Ancak beyazcamın sihrini anlaması uzun zaman almadı. Öyle ki artık televizyonu, oyuncuların sinema ve tiyatroya yatırım yapmaları için beslenme kaynağı olarak görüyor. “Televizyonu reddetmek ahmaklık olur” söylemi ise düşüncelerini özetliyor.

Emre Kınay şimdilerde başrollerini İclal Aydın’la paylaştığı ‘İki Aile’ dizisinde üç kız babası reklamcı Oğuz Bey’i canlandırıyor. Şimdiye kadar oynadığı roller bir tarafa Oğuz karakteri biçilmiş kaftan ünlü oyuncu için. Çünkü o gerçek hayatta da bir kız çocuğu babası. Her baba gibi 2,5 yaşındaki kızı Duru Lal için iyi bir gelecek hazırlamanın derdinde olan Kınay’ın hayatına zoom yaptık. İşte gözümüze takılanlar...

Şimdiye kadar başkalarının hikâyelerini anlattınız rollerinizle. Şimdi kendinizi anlatma zamanı?

İstanbul kökenli bir ailenin altıncı kuşak çocuğuyum. Babam ses mühendisi, annem de tiyatrocuydu. Onlar sayesinde sinemayla erken yaşta tanıştım. Babamın montajını, dublajını yaptığı kısa filmleri izleyerek büyüdüm. Yaramaz bir çocuktum. Küçükçekmece’de bahçeli bir evde oturuyorduk, ağaç tepelerinde geziniyordum. Yönetmenlik hayalleri kurarken, şimdi çok önemli bir ismin hazırladığı (isim vermiyorum polemik olmasın diye) soruları aptalca bulup ‘Böyle bir sinema okulunda okuyacağıma oyuncu olurum’ diyerek son anda yönetmen olmaktan vazgeçtim. 1990 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuar’ı kazanıp tiyatro bölümünde okumaya başladım. 1992 yılından beri profesyonel olarak oyunculuk yapıyorum.

9 yaşınızda babanızı kaybetmişsiniz, zor bir çocukluk olsa gerek sizinki?

Babasız bir çocuk olarak büyümek çok zor. Bir de erkekseniz daha zor. Erken yaşta hayatın yükünü üzerinize almanız gerekebilir. Nitekim bende de öyle oldu. Babam tam işinden emekli olup birikim yapmaya başlayacağı zaman vefat etti. Bu yüzden bütün ailece maddi ve manevi çok zorluk çektik, küçük yaşta çalışmaya başladım. 9 yaş ile 11 yaş arası tamamen flu. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Babasız büyümenin bende neleri eksik bıraktığını bilmiyorum. Çünkü insanın babası olduğunda nasıl büyüdüğünün formülünü bilmiyorum.

Ailenizin size bıraktığı ilkeler mutlaka olmuştur...

Çok demokratik bir aile ortamında yetiştim. Herkes çata çat hakkını arıyordu. Türkiye’de herkesin hayalini kurabileceği kadar demokratikti. Öyle ki ailenin en küçüğü bile oylamada söz sahibiydi. Evle ilgili bütün kararları oyla alıyorduk.

Mesela...

Eve alınacak televizyonun ebadı, arabanın rengi ve modeli, çocuk yuvaya gitmeli mi.. gibi. Bu kuralları şimdi bile devam ettiriyoruz.

Baba olmak nasıl bir duygu?

Bu duyguyu kelimelerle anlatmak imkansız. Babalık Allah’ın bir insana bağışlayabileceği en büyük şey.

Çocuk büyütmek zor zanaat. Kız çocukları daha nazlı olur. Korkularınız oluyor mu?

Cinsiyet ayrımının bence bir önemi yok. Ama özgürlükleriyle ilgili korkularım var. Bu ülkede kadın olduğu için biraz zorluk çekecek. Çünkü erkeklerin nasıl olduğunu ben kendimden biliyorum.

Televizyon ve bilgisayar çocuklar için büyük tehlike olarak görülüyor. Sizce de öyle mi?

Bence teknolojiyi nasıl kullanacağınız önemli. İyi kullanırsanız lehinize çevirmek sizin elinizde. Televizyondan da çocukların öğrenebileceği çok şey var. Ben hayvanat bahçesinin olmadığı bir ülkede zebrayı nasıl göstereceğim kızıma? Param yok, Amerika’yı, Arjantin’i nasıl gezdireceğim? Bu yüzden iyi ki televizyon ve bilgisayar var.

Aileye düşen görev ne?

Çocuğun eğitiminde aile birincil etken. Ailenin, çocuk doktor çıktığında ‘Bizim oğlan doktor’ diyerek koltukları kabardığı gibi oğlan uyuşturucu bağımlısı olduğunda da pay çıkarması gerekir. Biz toplum olarak başarıları paylaşır, başarısızlıklarda ise o kişiyi yalnız bırakırız. Eğer çocuk eşcinsel olursa, onu 11 yaşına kadar kız çocuğu gibi büyütmekte aramayız suçu, yalnız bırakırız. Ama oğlan mahallenin zamparasıysa hepimiz baş tacı ederiz. Bu zihniyet değişmeli.

Kızınız bir gün ‘Baba ben konservatuara gitmek istiyorum.’ derse?

Beni ikna ederse seve seve kabul ederim. Ama bu ülkede tiyatro yapmasını istemem. Çünkü entelektüellerin bile sanatına sahip çıkmadığı bir ülkede kime tiyatro yapacak?

Hangi mesleği seçsin istersiniz?

Hangi mesleği seçerse seçsin yeter ki hakkını vererek yapsın. Ama iç mimar, tıbbiyeci veya diplomat olsun isterim.

Yoğun bir tempoda çalışıyorsunuz. Ama babalık da ihmale gelmez. Zaman ayırabiliyor musunuz?

Maalesef ayıramıyorum. Dizi çekimlerinden arta kalan zamanı tiyatroda geçiriyorum. O yüzden kızıma ve eşime zaman ayırmak için yazı bekliyorum...

Rol aldığınız ‘Sen misin Değil misin?’ ve ‘İstanbul Şahidimdir’ dizileri birkaç bölümden sonra yayından kaldırılmıştı. İki Aile ile başarıyı yakaladınız sanırım...

Evet bir başarı var ortada; ama ben buna gerçek başarı diyemiyorum nedense. Dizi reyting alıyor, biz sevdiğimiz işi yapıyoruz. Ama benim için başarıda asıl kriter tiyatro ve sinema. Çünkü televizyonda işler biraz sizin dışınızda gelişiyor, kurallarını siz belirlemiyorsunuz. Televizyonda işler ticari. Paranın çok konuşulduğu yerde sanat olmaz. Dünyanın en iyi dizisini çektiğinizi iddia etseniz de ertesi gün reyting sonuçları iyi değilse o dizi yayından kalkıyor. Oysa sanatsal işlerde rakamsal değer güdülmemeli.

“Televizyona iş yapacağıma Tahtakale’de toptancılık yaparım” gibi büyük bir söz etmiştiniz. Ama bugün televizyonla gündemdesiniz. O günden bu güne ne değişti?

Ben televizyonu seviyorum. Yaptığım işlerin hepsini de severek yaptım. Ama şu da bir gerçek ki televizyona yaptığım işlerin hepsi ticari. Bugün sinema ve tiyatronun, gazetecisinden tutun da işadamına kadar her kesimden dirsek gördüğü toplumda televizyon, sinema ve tiyatroya destek veriyor. Çünkü orada eleman istihdam ederek onların sinemada ve tiyatroda ürün vermelerini sağlıyor. O yüzden de televizyonu reddetmek ahmaklık olur.

Başarıyı formüle etseniz...

Einstein demiş ki: Başarı X+Y+Z ise; X çok çalışmayı, Y durmadan araştırmayı, Z gerektiğinde susmayı bilmektir. Ben de aynı düşüncedeyim.

Gençlere neler tavsiye edersiniz?

Hayat ÖSS’den ibaret değil. Üniversite okunmadan adam olunmaz zihniyetine karşıyım. Fırsat verilse üniversite sınavını bugün kaldırırım. Meslek liselerine ağırlık veririm. Gençler ne iş yapıyorlarsa onu en iyi şekilde yapmak için uğraşsınlar.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

3/6/2007 - KARAOĞLAN’IN BİLİNMEYEN TARİHİ ARALANDI

Kategori: RoportaJlaR
KARAOĞLAN’IN BİLİNMEYEN TARİHİ ARALANDI
H.SALİH ZENGİN
Fotoğraf sanatının duayen isimlerinden Ara Güler, Türk siyasetinin Karaoğlan’ı Bülent Ecevit’in fotoğraflarından oluşan bir albüm çıkarmak üzere. Çoğunluğu Ara Güler’in çektiği fotoğraflardan oluşan “Beyaz Güvercinli Adam” isimli albüm, Güler’in deyişiyle Ecevit kitabından çok, bir devrin görsel tarihi niteliğinde.

Fotoğrafevi tarafından çıkarılacak albümde yer alan 160 kadar fotoğraf, dönemin birçok olayına ışık tutuyor. Güler’in Hayat Mecmuası ve Time Dergisi muhabiri iken çektiği fotoğraflar arasında Ecevit’in siyasi ve özel yaşam karelerinin yanı sıra Kanlı Taksim Olayları, İsmet İnönü ve Mevhibe Hanım, öğrenci olayları ile mitingler yer alıyor. Ecevit ölmeden önce hastaneye kaldırıldığında, “Benim bu adama son bir hizmetim olmalı.” diyerek daha önce niyetlendiği ve hatta Ecevit’in kendi elleriyle düzelttiği kitabı yeniden gözden geçiren Ara Güler, Ecevit’i 1960 ihtilalinin ardından CHP’den ayrılışına kadar takip etmiş. “O zamanlar çok sıkı bir gazeteciydim ben. En yalan konuşmayan tarih kitabıdır, fotoğraf makinesi mekaniktir. Sevdalanmaz da. Ama şimdiki dijitalde her şeyi değiştirebilirsin. Onun için önce foto muhabirlerini döver polisler. Hırsızın da, polisin de, dünya tarihinin de korktuğu fotoğraf makinesi ve kameralardır.” diyen Ara Güler, seçim otobüsü kullanan ilk politikacının Bülent Ecevit olduğunu söylüyor. “Ecevit’le bütün Trakya’yı gezdim. Otobüsün içinde hiç konuşmazdı, boyuna yazı yazardı. Notlarını otobüste bile daktilo ederdi.” diyen Güler, İsmet İnönü ve eşi Mevhibe Hanım ile Ecevit ve Rahşan Hanım’ı birlikte çektiği kare için, “Bu odada kimse resmini çekmemiştir onların. Bu tarihî bir resimdir, benden başka çeken adam yok.” yorumunu yapıyor.

Ecevit’le aynı zamanda iyi arkadaş olan usta fotoğrafçı, Ecevit’in pozlarında ciddi olduğunu ve bunun gündelik hayata yansıdığını söylüyor. Ecevit’in evinden dışarı pek çıkmaması hususunda, “Rahşan ‘Şimdi dışarıya çıkarsak ayıp olur.’ diyordu. Biraz da o engelliyordu yani.” diyen Güler, Ecevit’in en öne çıkan özelliğinin Türkiye’yi dolandırmaması olduğunun altını çiziyor. Ara Güler’i bu kitabı hazırlarken en çok şaşırtan olay ise Bülent Ecevit’in 7 kez suikasta uğradığını öğrenmesi olmuş. Güler, “Ecevit’in İsmet Paşa’ya kazık atarak” CHP’nin başına geçtiğini söylediğinde ise bu durumu İsmet Paşa’yla konuşup konuşmadığını merak ediyoruz. Ara Güler o muzip üslubuyla cevap veriyor: “Sorar mıyım ulan, enayi miyim? Aram bozulur.”

Peki Ara Güler, Ecevit son yolculuğuna uğurlanırken fotoğrafını çekti mi? Cevap: “Üşendim abi. Son derece tembel bir herifim. Tembel olmasam da bıktım fotoğraf çekmekten.”


Dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olan Ara Güler’le, hazırladığı “Beyaz Güvercinli Adam-Bir Dönemin Hikayesi” kitabından hareketle Bülent Ecevit’i ve kendisini konuştuk. Henüz basım aşamasındaki kitabın sıcaklığı muhabbetimizle karışınca Ara Kafe’den neşeli kahkahalar yükseldi. Usta fotoğrafçı ilginç anılarını kendi üslubuyla anlattı. Şahsen benim hayatımı da neşeyle ‘ara’ladı...

‘Beyaz Güvercinli Adam’ albümünde kaç fotoğraf yer alıyor?

Valla saymadım, 150-160 fotoğrafı var. 1960 İhtilali’nden başlıyor. Tanklar, adamlar, askerler-maskerler, çocuklar, Turan Emeksiz olayı filan… Çok sıkı bir gazeteciydim. Genel seçim boyunca bütün mitinglerde Ecevit’in yanında dolaştım. Mitinglere girişleri, çıkışları. Seçim otobüsü kullanan ilk politikacı Ecevit’tir. Onunla bütün Trakya’yı gezdik. Seçimlerde vatandaşı çekmek daha enteresandır ama. Otobüsün içinde hiç konuşmazdı, boyuna yazı yazardı. Niye? Çünkü gittiği vilayette ne konuşacağını bilmiyordu, havadan aldığı tansiyonla not alıyordu. Otobüsün içinde de daktiloyla yazıyordu. Çok çabuk da yazıyordu. Ecevit’e kaç tane suikast yapıldı biliyor musunuz? Biz birini biliyoruz, 7 tane suikast yapılmış Ecevit’e. Sonradan da İsmet Paşa’ya kazık attı, onu suçladı falan filan, genel başkan oldu.

Siz o olaydan sonra İsmet Paşa’yla, bu durumla ilgili bir şey sormadınız mı?

Sorar mıyım ulan, enayi miyim? Aram bozulur. (Gülüşmeler)

Tamamı size mi ait fotoğrafların?

Bazı fotoğraflar da var, başkasından aldığım. Mesela Kıbrıs çıkarmasına gidemedim ki, AP’den aldım. Ben Kıbrıs yüzünden Amerikan Hastanesi’ne düştüm, kaburgalarım kırıldı. Adana’da uçuruma uçtum. Kıbrıs Barış Harekâtı döneminde Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel idi. Bana tayyaresini verdi, gittim İncirlik’e. O dönemler hiç kimseyi kabul etmezlerken ben Paşa’nın yanındayım ve tayyare ile Adana’ya oradan da Kıbrıs’a gidiyorum, düşünün. Ama altından arazi görünen bir kargo tayyaresi! Askerler aşağıda, ben yukarıda havadayım. İstedim ki, arkada sis olsun. Bizim gemiler de önde Kıbrıs’a doğru gitsin. Ama geminin biri ötede, diğeri bambaşka yerde. Yan yana getiremedim. Adana’ya geri döndüm. Çukura düştüm işte orada da, omuz kemiklerim kırıldı, elim yere değecek gibi... Bir ay hastanede süründük.

Askerden helikopter alacak kadar bir güveni nasıl tesis ettiniz?

Güven falan değil abi. İlk fotoğraflı dergi olan Hayat Mecmuası’ndayım o zaman. Hürriyet, 80-90 bin satarken, 250 binden çok satıyorduk. Yassıada sayılarında 400 bindi tiraj. Ayrıca Time idim yani.

Kanlı Taksim olaylarının fotoğraflarının tamamını siz mi çektiniz?

1977 Taksim olaylarında benim fotoğraflarım yanında İsveçli ama Alman bir başka fotoğrafçının resimleri de var. Kapadokya’ya peri bacası çekmeye gelmiş. Bende misafir kalırken sabah Taksim’e götürdüm, ‘adam suratları çek’ dedim. Ortalık birbirine girince ‘Ne oldu?’ diyor. Türkiye tarihini mi anlatayım oturup? Herif o delikten bütün ölüleri çekti. Ben bir kare çekebildim. 500 lira önerdim, vermedi. O sırada Hasan Cemal, Cumhuriyet’te idi. Almancası da olduğu için Pierre Loti Oteli’ne gönderdim. Ne diller döktüyse, parayı ödeyip negatifleri getirdi. Bunlar sadece Cumhuriyet’te çıktı.

Cenazesini neden çekmediniz Ecevit’in?

Üşendim abi. Son derece tembel bir herifim. Tembel olmasam da bıktım. Bıktım abi, bıktım anladın mı? (Gülüyor)

Şair, politikacı, eş, gazeteci… Ecevit’in hangi özelliğini önemsiyorsunuz?

Tabii en öne çıkan özelliği Türkiye’yi dolandırmamasıdır. Namuslu politikacı olmuştur. Yoksa büyük bir şair değildi, sıradan bir şairdir. En bilinen Türk politikacısı olmuştur, İsmet Paşa’dan sonra. Ama ondan daha da verimlidir.

Ecevit iktidarda, muhalefette, mahkemede ve evde nasıl fotoğraf veriyordu?

Mahkemelerde sıkılıyordu. Evinde rahat gibi gözüküyordu, ama rahat değildi. Çünkü hep kafasının gerisinde olaylar vardı. Anlaşılıyordu suratından. Ama resim çekiyorum diye ona göre duruyordu.

İnönü ve Ecevit dışında başka bir siyasetçiyi neden çekmediniz?

O zaman bu adamlar revaçtaydı. Şimdi git deseler, umurumda olmaz hiçbiri.

Peki Süleyman Demirel?

Onu da çok çekmişimdir. Ama ondan bir kitap çıkmaz. Ayrıca onun istemesiyle mi bir kitap yapacağım. O kim ki? Çok acaip bir suratı vardır. Herifin politik olmadığı zaman yok, valla ilginç bir tip.

Erbakan ve Menderes peki?

Erbakan, başbakan olduğu zaman çektim. Yedi buçuğa randevu verdi, on buçukta geldi. Bir Amerikalı yazarı götürmüşüm, herif aç kaldı. Menderes’i de çok çektim. Ama aramak lazım, üşeniyorum. Ecevit’i kitap yapıyoruz. Bunu Japonya’da satsak kaç tane satar? Bir! (Gülüyor) Winston Churchill değil ki herkesi ilgilendirsin. Atatürk bile olmaz ya! Bir İngiliz’e sorsan bilmez Atatürk’ü, biz biliyoruz.

Arşivinizde duran 800 bin kareyi niye kaderine terk ettiniz?

Şimdi adam telefon ediyor, ‘Sana şu kadar para vereyim, bilmem neyi versene.’ diyor. Yukarıya çıkmaya üşendiğim için ‘Onu çekmiştim ama kaybettim’ diyorum. Daha kolay değil mi abi? Elli saat ara! Hiçbir paraya değmez. (Gülüşmeler)

Artık makineniz elinizde yok. İstanbul’u fotoğraflamak içinizden gelmiyor mu?

Gelmiyor. Benim İstanbul’um Yahya Kemal’in, Orhan Veli’nin şiirinde, Tanpınar’ın anlattığı İstanbul’dur. Artık hissedemiyorum, İstanbul ölmüştür. Kokular içinde cesetlerin üzerinde geçiyoruz ulan, cesettir İstanbul. Baksana sokağa, tiplere bak! Böyle İstanbul mu olur?

Fotoğraf çekmek niye ıstırap çekmektir?

Benim için değil, diğerleri için. Onlar ha fotoğraf çekmiş, ha kuyudan su çekmiş fark etmez. (Gülüyor) Fotoğrafları beynimde çeker, sonra makineye aktarırım.

Deklanşöre hiç basmayıp da keyfini sürdüğünüz bir görüntü olmadı mı?

Bali Adası’nda idim, çekmedim, güneşin batışını seyrettim. Çok keyif aldım. Pişman olmadım. Ama sonra kızdım, neden çekmedim diye. Niye çekeceksin ki enayi, yaşa! Olanı yaşayamıyorsun.

Gıpta ettiğiniz fotoğraf oldu mu?

Bende kıskançlık hissi yoktur. O da çeksin, sen de çek. Nasıl olsa hepsi ölecek.

Hangi çağı fotoğraflamak isterdiniz?

Rönesans döneminde yaşamak isterdim. O da 400 sene sürdü. Ortaçağ’da da olmamak lazım. Elektrik yok, araba yok. Fotoğraf mühimse mühimdir abi! Ne çekersen çek dokümantasyon topluyorsun demektir. Yerde bir düğme mi çektin, demek ki orada bir düğme vardır. Fotoğrafta başka bir şeye yaramaz zaten. Sanat manat diyorlar ya, sanatın kendisi palavradan doğar. Biz gerçeği zapt ediyoruz, sanatçı bunu yapmaz ki! Sanat yalandan doğar. Her akşam dünyada bir sürü Hamlet ölüyor. Bu kadar çok Hamlet mi vardı? Herifin cenazesine bile gidemedik. (Gülüşmeler) s.zengin@zaman.com.tr


Einsteine’i çekmek isterdim, yaşım tutmadı

Ünlü ile sıradan birisini çekmenin farkı nedir?

Senin ünlü dediğin bu adamları takmıyorum. Benim için o kadar mühim değil; taktığım birkaç adam var. Mesela Einsteine’i çekmek isterdim, yaşım tutmadı, adam öldü. Çekerken çok heyecanlanmam. Heyecanlanırsan donarsın.

Ölü bir insanı çekmekle, yaşayan bir insanı çekmek arasındaki fark nedir?

Sultanahmet Meydanı’nda bir adam astılar. Adam ters döndü. Gittim, ölüyü çevirdim, tıkır tıkır çekmeye başladım. Denklanşöre basarsın çeker, ölü-diri fark etmez. Ama morgdaki insanları, çocukları çekerken asabım bozuluyor.

Birisini habersizce çekmekle, arkadaş olup çekmek arasındaki fark nedir?

Dost bile olsan, onun haberi olmadığı bir anda resmini çekerim. Habersiz çekmek her zaman iyidir.

Bir nesneyi ya da kişiyi tek kare çekmekle, saatlerce çekmek arasındaki fark nedir?

Çok çekersen daha iyidir. Seçme imkanın olur.

Olay çekmekle portre çekme arasındaki fark?

Olay çekmek heyecanlandırır beni.

Peki fotoğraf çekmekle, çekilmek arasındaki fark nedir?

Çekmek daha önemlidir.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

3/6/2007 - Radyocu Zeki Kayahan Coşkun: Matrax’ı dinleyen dinlenemez!

Kategori: RoportaJlaR
Radyocu Zeki Kayahan Coşkun: Matrax’ı dinleyen dinlenemez!
H. SALİH ZENGİN
‘Matrax’ isimli radyo programı yapan Zeki Kayahan Coşkun, Türkiye’yi sokağa döküyor. Hem de gecenin bir yarısı deyip insaf da etmiyor. Bağlama çalıp türkü söylemek, evdeki yemeği sokaktakilerle paylaşmak ve hatta sokak ortasında ütü yapmak normal sayılan hareketlerden birkaçı.

Neden dünyayı, gençleri ve geceyi olduğu gibi kabul etmiyorsunuz da radyoda gecenin bir yarısı birtakım atraksiyon-matraksiyon olaylarına giriyorsunuz. Genç radyocular rahatsız mı ne?

Radyocular rahatsız mı çok bilmiyorum. Meslek hayatıma ilk başladığım dönemlerde çok hassastım ve fevri çıkışlar yapıyordum. Ama sonra bunların hiçbir manasının olmadığını gördüm. Yani kimin ne dediği çok umrumda değil. Geceyi çok seviyorum. Çünkü gece dışındaki radyo saatlerinde insanlar bizi sadece bir yerden bir yere gidene kadar dinliyorlar. Eve ya da işe girdiğinde başka bir dünyaya dahil oluyorlar. Gece dinleyicileri çok sadık; benimle birlikte gidip uyuyor veya uykusuz kalıyor.

Gece yarısı millete mutfak robotu, mikser, saç kurutma makinesi gibi aletleri çalıştırtarak ses çıkarmaya zorlamak neyin nesi? Gecenin sessizliğinden mi ürküyorsunuz?

Gecenin miskinliğine inat hophop hoplayacağımız zıpzıp zıplayacağımız radyo programı bu. Çocukken radyonun içinde küçük adamlar, küçük kadınlar var diye hayal ederdik. Bu hayal ya da bu inanma şekli büyüyünce yok oluyor. Bu hayalin bu yaşlarda da kaybolmasını istemiyorum. Radyoyu televizyon gibi kullanıyorum ve insanların hayal gücünü zorlamak istiyorum.

Hakikaten o radyonun içine gece yarısı küçük küçük adamlar ve kadınlar girmiş oluyor.

(Gülüşmeler) Evet! Doğru işte bu.

Radyolarda gece ondan sonra buğulu sese volüme ve tazyik vermek moda iken siz neden bağırıp çağırıyorsunuz. Derdiniz ne?

99’da başladım bu işe ve 2002’ye kadar sıradan bir radyoculuk yaptım, kendimi de çok şey zannederek… Bu beni meslek hayatımda mutlu olmadığım bir yere götürdü ve yayın yönetmeni Kenan Işık da beni kovdu zaten. 6-7 ay sonra tekrar çağırdığında geceyi seçtim. Yapılmayanı yapmak istiyordum. Yapılanların hepsini çöpe attım. 2-3 ay anlaşılamadım tabii. (Gülüyor)

Sokağın bir kahraman eksiliği mi var?

Bu bir eksiklik mi diye oraya gidenlere sormak lazım. “Gecenin kahramanı olacağım.” diyen dinleyiciyi sokağa çıkarıyorum, olmadık şeyler istiyorum. Git bir esnafın camlarını sil, araçları durdur para iste, falan filan. Dinleyiciler de gidiyorlar. İnsanlara yıllar sonrası unutamayacağı anılar bırakmak istiyorum. Çünkü insana dair ne varsa yavaş yavaş kaybedeceğiz. İnsanlara ‘böyle bir şey yaptık’ şaşkınlığını yaşatmak istiyorum. Onların anısı olmak istiyorum.

İnsanların gece yarısı denilenleri yapmasını Türklerin itaat kültüründe mi arayacağız?

Aslında onlar da eğlenmek istiyorlar. Bu işin patronu bensem söylediğimi yapmalılar. Hayır yapmıyorum diye itiraz eden olmadı. Üniversite öğrencileri itaatkâr değil, anarşistti diye biliriz. Hayır değildir. Geçenlerde Denizli’de bağlaması olan gençleri sokağa çıkarıp Demokrasi Meydanı’nda türkü söylettim. Performanslarını beğenmeyince sözlü yerlerde ‘hımm’layın’ dedim. Polisler geldi. “Ona söyleyin, bu saatte hımlanmaz burada.” dedi polis. Telefonu kapatmaya zorladılar. “Sakın kapatmayın, iletişim özgürlüğünüz var” dedim. Beş polis aracı daha geldi ve telefon bir şekilde kapandı. Evimize hırsız girdiğini söylesek bu kadar çok polis aracı gelmezdi. Üniversiteli öğrenciye bakışım beni gerçekten çok büyük hayal kırıklığına uğrattı. Sonrasında da diğer illerden hımlamak için bizi arayanlar oldu. Geçen hafta dinleyicilerim Denizli’de aynı meydanda toplanıp fıslamak yasak mı diye, fıs fıs yaptılar. 50-60 kişi fıslayarak döndüler. Yasak değilmiş. (Gülüşmeler)

Milleti gece yarısı sokağa dökerek sosyal yardımlaşma ve beraberliği tahrik ettiğiniz için size dava açılabilir mi?

(Gülüşmeler) Açılabilir belki; ama biz de duruşmalara çok kalabalık şekilde katılırız.

Yaptırdığınız, ama yapmazdım dediğiniz ne var?

Şehir merkezinde şınav çekemezdim mesela. Ama şunu yapardım. İki dinleyicimiz sokak ortasında birbirini buldu. Birisinin arabası var, diğeri market işletiyor. Marketten gıdaları doldurttum araca ve bunları sokak ortasında dağıtmaya başladılar. Bir dinleyicimizin canı balık ekmek çekti. “Sepeti sarkıtsam bana getirirler mi?” dedi. Hay hay dedik! Eminönü’nden Çağlayan’a gittiler. Apartmandan sarkmış bir sepete balık ekmeği koydular. Bunu yapardım işte.

Sosyal yardımlaşmayı önemsiyorsunuz yani?

Sokağa çıkarmak istiyorum insanları. Hayat sokakta. Radyoyu da sokağa taşımak istiyorum. Arkadaşlıkları devam ediyor mu bilmiyorum; ama etmesini çok isterim.

Dinleyiciler gündüz huzurevlerini ziyaret ediyor, kan bağışı yapıyorlar. Bu gönüllülük sizin talebiniz mi; yoksa dinleyicilerin mi?

Web sitem ‘zekirdek.com’ adresinde iki yüz elli bine yakın üye var. Her ilin temsilcileri mevcut. İl temsilcileri bu tür organizasyonlar düzenliyorlar. Ben eğlenceli bir sivil toplum kuruluşu kurdum. Onlara balık tutmayı öğrettim.

Bir yanlış yaparlarsa sahiplenir misiniz?

Zannetmiyorum. Olsaydı 2002’den 2007’ye kadar olurdu. O kadar ciddi bir otokontrol sistemleri var ki, aralarına yanlış birileri girdiği zaman adımız kötüye çıkar diye dışlıyorlar.

Gece yarısı sokağa çıkan bayanlar açık bir rögar kapağından içeri düşebilir mesela.

(Gülüyor) Bir bayan gece dışarı çıktığı zaman evine dönene kadar telefonu kapatmıyorum zaten. Eve girdiğini duymam lazım.

İnsanlar ya dedikleriniz yapmıyorsa?

Yalan söyleyen dinleyiciyi ses tonundan, telaşından anlıyorum. Yalan söyleyen de az kişiyi de yayından aldım, kül yutmam çok zor. Ayrıca sitede o gece yaşanan olayların fotoğraflarını yayınlıyoruz. İnsanlar bakınca “Aa adam cidden sivilcelerini boyayıp göndermiş.” diyorlar.

Yapmak istediğiniz en çılgın etkinlik nedir?

Yayına girerken planlamıyorum. Hepsi doğaçlamayla çıkıyor. Kar yağsaydı ‘mangalımı aldım bekliyorum’ diyecek ve sucuk ekmek partisi yapacaktım. Küresel ısınma engel oldu.

Programı gündüz yapsanız etkili olur mu?

Gündüz yapamam. Oksijenimi kaybetmiş olurum. Tad kaçıran, kafa açan çok şey var gündüz. Ben deliyim ve delileri çok seviyorum. Bunun limitlerini zorlamayı da çok seviyorum. Eğlence olsun diye yapıyorum bu işi. Ama kalın kırmızı çizgilerim var. Karşı tarafı da düşünürüm.

Küçük esnafa da epeyce destek çıkıyorsunuz. KOSGEB gibi çalışıyorsunuz? (Gülüşmeler)

Gross ve süpermarketlerin çok zararı vara. Küçük esnafı gerçekten çok seviyorum. Bölümünde bizi arayan esnaf ürünlerinden ilk gelenlere veriyor. Telefonunu, adresini veriyoruz, ‘şahanesin’ diyor, kapatıyoruz. Dinleyicilerimin yorgan yatak altında beni dinlemisene de gıcık oluyorum.

Sizin deyiminizle program bitip de ‘defolup giderken’ ne düşünüyorsunuz?

Yayın bitiminde kendime puan veririm. Kendime ‘bugün de iyiydin ya da kötüydün’ derim Kötü bir program yapmışsam ertesi gün benim için çok huzursuz geçer. s.zengin@zaman.com.tr


‘Birkaç yıl sonra radyoyu bırakacağım’

Matrax’ın kuralları nedir?

18 yaşından küçükleri yayına almıyorum. Ama dinmelerine engel olamıyorum tabii. Bazı şeyler onları yanlış yönlendirebilir. Konuştuklarımız şaka yollu ama gerçekmiş gibi algılanabilir. Bazen belaltı muhabbeti ayarında kullanıyorum. Bunu yaparken içten içe rahatsız da oluyorum aslında. Ya on sekiz yaşından küçük biri ya da bir aile dinliyorsa diye? Tüm bunların otokontrolünü sağlayarak yapmaya çalışıyorum. Bir hafta içinde benimle konuşmuş olan dinleyici tekrar bağlanamıyor. İncir çekirdeğinin hacmine katkıda bulunamayan bağlanamıyor. Radyo istasyonları arasında sürekli dolaşıp yayınlara katılanlar da arayamaz.

Yükselen burcunuz, yayın frekansınızı etkiliyor mu?

Burçlara inanmam. Yükselen burcumu da bilmem.

Siz radyo dinliyor musunuz?

Dinlemiyorum.

Radyoculuk nereye kadar?

Birkaç yıl sonra radyoculuğu bırakmayı düşünüyorum. Çünkü yapacağım her şeyi yaptım. Başka şeyler yapmak istiyorum. Sahneyle ilgili deneyimler edinmek istiyorum. Televizyon istemiyorum. Radyo çok daha temiz. Ve kitaplar tabii ki.

Kahramanlarınızdan birisi de Adanalı Ayten Hanım. Nasıl bir keşiftir Ayten Hanım ki sizden bile çok dinleniyor?

(Gülüşmeler) Ayten Hanım gibi birçok dinleyici var. Onun biraz daha öne çıkmasının sebebi fütursuz olması. Bu fütursuzluğun ona sempati katması. Dilin kemiği yok derler ya! Onda hiç yok. Bu samimi yapısı yayına fazlaca yansıyor ve bunu dinleyiciler çok seviyor. Normalde herhangi bir radyo programına katılması mümkün değil; çünkü almazlar. Kötü bir Türkçe, kötü bir konuşma. Ama çok eğlenceli. Onun gibi üç beş delimiz var bizim, onlara arama sınırı yok. Bayramda gidip Ayten Hanım’ın elini öpenler oldu. Telefonu bozuldu diye telefon götüren var. Ayten Hanım da dinleyicilere kazak örüyor.

Sizi ziyarete gelen var mı?

Çok fazla; ama bu benim çok keyif aldığım bir şey değil. İşinizi yapamıyorsunuz çünkü.

Bunların görünmemesi üzücü mü?

Çok mutlu ediyor beni. Çünkü ben göre göre dinleyin, duya duya seyredin diye bir çıkarsama yapıyorum programda.


2 YorumYorum yaz!Bağlantı

3/6/2007 - Suskun kız Fikret konuştu

Kategori: RoportaJlaR
Suskun kız Fikret konuştu
YUSUF BÜLBÜL
Onu kalın gözlüklü, duygulu bir kitap kurdu olarak tanıdık. Yaprak Dökümü’nün Fikret’i, belleğimizin unutulmazları arasında oldu hep.Bennu Yıldırımlar gibi bir kızdı bellekteki, yahut şöyle demeli: Fikret karakteri sanki Bennu için biçilmişti.

Yıllar önce ‘Süper Baba’nın ‘asi kızı’ Elif olarak çıktı karşımıza. ‘Fiko’ ile aşkına tanıklık ettik o dizide. Aradan geçen onca yılda pek çok projede görev aldı. Şimdilerde Kanal D’de çarşamba akşamları ekrana gelen Yaprak Dökümü’nde Fikret karakteri ile karşımıza çıkıyor. Evet, Bennu Yıldırımlar’dan bahsediyoruz. Fikret’le artık esamisi okunmayan vicdanî sorumluluk hissimizi yeniden hatırlatan oyuncu, dizide dağılmanın eşiğindeki ailesini dışarıdan seyreden biri olarak karşımıza çıkıyor. Üstlendiği Fikret rolü, Bennu Yıldırımlar için adeta biçilmiş bir kaftan, hiç sırıtmıyor dersek yanılmış olmayız. Zaten 4 yıl boyunca İstanbul Şehir Tiyatroları’nda Fikret’i başarıyla sahneleyen de sanatçının ta kendisi. Fikret’in kendisiyle bu kadar örtüşmesini ise oyuncu şöyle açıklıyor: “1920’li yılları yaşayan bir ailenin parçalanma hikâyesini çekiyoruz; ama karşılaşılan sorunlar günümüzle aynı. Toplum olarak da fazla değişmediğimiz gerçeği ile karşı karşıyayız. Yani her ailede bir Fikret var.” Evet, yıllar geçiyor; ama aile içinde yaşanılan sıkıntılar hep aynı. Kuşaklararası çatışma günümüzde de yıllar öncesini aratmıyor. Bennu Yıldırımlar ile Beylerbeyi’ndeki (dizideki bahçeli ev) konaklarında görüştük. Dizinin karşılaştığı ilginin sebebini sorduğumuz Bennu Yıldırımlar’la sohbet, bakın bizi nerelere götürdü...

‘Yaprak Dökümü’ çarşamba akşamlarının en çok izlenen dizisi şu an. Sizce oyuncuların ortaya koyduğu performans mı yoksa Reşat Nuri Güntekin’in kaleme aldığı romanın gücü mü izleyicinin ilgisini çekti?

Ben bunu araştıracak durumda değilim; çünkü işin içindeyim. Bu, edebiyatçıların ve televizyon yorumcularının yapacağı bir iş. Romanın gücünden öte öykünün halkımızda olumlu bir karşılığı var. Bu bizi yüreğimizden yakalayan konulardan biri. Bir de yaptığımız ekip işi. Ne tiyatroda ne de dizide boşumuz olmadı. 400’ü aşkın oyun oynadık, salon hepsinde de doldu. Hiçbir zaman boş bir salona oynamadık. Şehir Tiyatrosu’nun tarihinde de ilk defa 100 bölüm üst üste oynanan ilk oyundur. Sanırım Reşat Nuri Güntekin’e rica edilmiş ve romandan tiyatroya uyarlanmıştır. Şimdi iki tane senaryo yazarımız var, onların 2006-2007 versiyonunu diziye uyarladılar.

Fikret gibi bir roman karakterini oynamak zor mu?

Şehir Tiyatrosu’nda oynamış olmam Fikret’in 2006-2007 yılları arasında geçen olaylara yaklaşımını tahmin etmemde kolaylık sağladı. Ayrıca romandaki Fikret ile dizideki Fikret çok farklı. Romanı okuyanlar bilir. Fikret çatı katında gözleri ileri derecede bozuk olan; ama hâlâ kitap okuyan biridir. Ailesiyle ilişkileri sıkı değildir. Ancak günümüz versiyonunda her şeye koşturan farklı bir Fikret var.

Dört yıl boyunca tiyatroda, şimdi de dizide Fikret’i oynuyorsunuz. Onunla adeta bütünleştiniz...

Fikret’in toplumda yansıması çok. Aile yaşantısı olarak bizim belli kurallarımız var. Bu kurallardan çabuk sıyrılamıyoruz. Dizide ailesi için enerjisini en fazla harcayan kişi Fikret; ama gerekli karşılığı görmüyor. Aile kurumuna her zaman saygılıyız; ama çağ ile birlikte gelişme yavaşlığı çekiyoruz. Çok fazla korumacı bir aile yapımız var. Çocukların bir şeyler denemesi adına önayak olmayıp geride duruyoruz. Bu da kendi ayakları üzerinde duran ve kendi kararlarını veren bireylerin yetişmesini engelliyor.

Aile içinde bazı şeyler kolay değişmiyor ama...

Evet bu doğru. Biz zaten toplum olarak kısırdöngülerden çok hoşlanıyoruz. Tabii ki ailede yaşamanın belli kuralları olmalı ve ailedekilerin başlarından neler geçtiğini anlatabileceği bir ortam içinde olması gerek. Devamlı saklanan sorunlar büyüdükçe büyür. 1920’li yılları yaşayan bir ailenin parçalanma hikâyesini çekiyoruz; ama karşılaşılan sorunlar günümüzle aynı. Toplum olarak da fazla değişmediğimiz gerçeği ile karşı karşıyayız. Yani her ailede bir Fikret var diyebilirim.

Uzun yıllar aynı karakteri canlandırdınız. Gerçek ile kurgu arasında bir gel-git durumu yaşadığınız oluyor mu?

Doğrusunu söylemek gerekirse dizi, aile yaşantımı etkilemiyor. Öyle olursa benim psikiyatriste gidip tedavi görmem gerekir. (Gülüşmeler) Etkisinde kaldığım çok daha başka şeyler var. Mesela ülkemin nereye doğru gittiğini düşünüyorum.

Fikret’i ekranda izlerken ne düşünüyorsunuz?

Elinizde yazılmış bir metin var ve onun dışına çıkamıyorsunuz. Ancak bizim dışımızda bazı gelişmeler de oluyor. Mesela çekimler 90 dakikaya çıkartılıyor. Burada ben işimi daha iyi nasıl yaparım diye düşünüyorum. İşin dışındaki insanların bugüne kadar daha çok şey yazması gerekirdi. Mesela edebiyat uyarlaması konusunda birilerinin bir şeyler yapmasını beklerdim. Ne kadar uyarlama yapılıyor ki şu sıra. Ben yapı olarak biraz daha dıştan bakmaya çalışıyorum.

Günümüzde ailenin yükünü çeken fedakâr tipler mutlaka var. Fikret, bu insanlara neler öğretebilir?

Bazıları ailelerinin ayakta kalması adına fazlaca fedakârlıkta bulunur. Ama bu insanlar da dünyaya bazı şeylerin yükünü çekmek için gelmedi. Biz bu insanları buluyor ve yükü omuzlarına yıkıyoruz. Doğru bir yöntem mi, değil! Herkesin yaşaması gereken bir hayatı var. Birlikte hareket edilecekse herkesin aynı duygu içinde olması gerek. Zaten bir kişi ile olmuyor, mutlaka patlak veriyor. Bu konulara dikkat edip, aile içinde fedakârlıkta bulunanları biraz daha gözetip rahat nefes alabilmelerini sağlamalıyız. Fikret’ten alabilecekleri şey budur. Nasıl olsa teyzem benim yerime her şeyi düşünür, yapar diye düşünülürse o teyze çöker. Buna da kimsenin hakkı yok.

Dizi ekrandaki yerini buldu ve yaşanan entrikalar izleyicinin ilgisini çekiyor.

Dizi yerini gerçekten iyi buldu. Zaten ümitsiz de değildim. Kendimce tespit ettiğim bir şey var ki; tiyatroda Ali Rıza Bey’i Savaş Dinçer oynamıştı. Seyircinin oyun sonunda gözyaşlarını tutamadığını görüyorduk. Hep düşünürdüm neden diye. Çünkü aile içi iletişimde bir bozukluk var, insanlar keşke anne ve babamla daha iyi iletişim kursam diye düşünüyor. Hep keşkeler var toplumumuzda. O yüzden insanlar kendince arınarak çıkıyordu oyunumuzdan.

Anne-babaya saygı romanlarda mı kaldı?

Bizden sonraki nesiller için ne yapmalıyız diye düşünmeliyiz. Çocuklarımızın, torunlarımızın yanında ne kadar olabileceğiz, onları ne kadar anlayabileceğiz? Zaten anlamak her zaman uzlaşma demek değildir. Ama herkes karşısındakinin karakterine saygı göstermeli. Böyle olursa ortak bir nokta bulunabilirmiş gibi geliyor bana. Sonuçta anne-babadan ve aileden kişiler çok az oluyor hayatımızda.

Her hafta başka bir olay oluyor ve dizide gülen insan neredeyse yok. Belki bu durum biraz da senaryo ile ilgili. Biz kamera arkasında neler olduğunu da merak ediyoruz.

Çok iyi bir ekiple çalıştığımızı söylemek isterim. Herkes işini inanarak yapıyor. Zaten biz inanmazsak izleyenler de inanmaz. Bunun dışında tabii ki kendi hayatlarımız var. Şakalar yapıyoruz, gülüyoruz; ama ‘kayıt’ dendiği zaman her şey bir anda değişiyor.

Yaprak Dökümü önümüzdeki yıl da devam edecek mi?

Tabii ki, seneye de devam edeceğiz. Bugünlerde düğüm noktalarını atıyoruz. Sonra bir tatil süreci var.

Kendinize ve en önemlisi çocuğunuza bu koşuşturmaca arasında zaman ayırabiliyor musunuz?

Hayat koşuşturmalar arasında geçip gidiyor. Hoş, ben zaten koşuşturma olmadığı zaman rahatsız olan biriyim. Bir şekilde hayat sessiz ve çabuk geçiyor. Mesela yaz döneminden pek hoşlanmam, bunun yanında sıcağı da çok sevmem. Çocuğuma vakit ayırma konusuna gelince; elimden geldiğince ayırıyorum.


Otobüse binecek parası olmayana ‘niye tiyatroya gelmiyorsun?’ denemez

Türkiye’deki hayat şartları ortada. Toplumun yüzde sekseni ‘yarın otobüse binecek param var mı acaba?’ diye düşünürken bu insanları ‘niye tiyatroya gelmiyorsunuz?‘ diye yargılayamazsınız. Buna kimsenin de hakkı yok. İnsanlar ayda iki kitap, her gün gazete alacak duruma getirildi mi? Bütçede kültüre, sanata ayrılan para ne kadar yeterli? Bunlar tartışılmalı. Bir şeyi tartabilen, düşünebilen, bilimsel kafaya sahip bir nesil mi geliyor, yoksa gelen nesil paçasını kurtarıp gününü satın almaya mı çalışıyor? Bunlar önemli. Biz yeni gelen nesilden ne bekleyebiliriz? Sonuçta kültürüne dört elle sarılmış bir ailenin çocuğu ile, ‘ben bugün üçüncü ekmeği alabilecek miyim?’ diyen ailenin çocuğu farklı olur. Çünkü açlık insanı başka yerlere doğru götürür. Toplum olarak birbirimizi dinleyebiliyor muyuz? Kendi dilimize hakim miyiz? Yoksa garip bir dil mi kullanıyoruz? Konuşulanları anlayabiliyor muyuz ya da anlaşabiliyor muyuz?

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Son Sayfa • Sonraki Sayfa ->

Hakkımda


Taksim1984, ScorpionkinG, DJTieSToTR, Ulubatlı

Kategoriler

  • AktueL
  • Basari Hikayeleri
  • BurclaR - Astroloji
  • Daha Guzel Bir Dunya IciN
  • Dini BilgileR
  • DownloaD
  • DuygusaL
  • Erkek - Kadin iliskileri
  • EtkinlikleR
  • Faydali BilgileR
  • FeNeRBaHcE
  • FoReVeR RaP
  • Geyiq MuhabbeT
  • HaberleR
  • HediyeleR YarismalaR
  • is ilanlari
  • Kafamiza GorE
  • KisiseL
  • KitaP DerGi
  • KomiK
  • O An
  • Okunasi YazilaR
  • Pc Hakkinda BilgileR
  • ResimleR
  • RoportaJlaR
  • Saglikli YasaM
  • Sarkilarin Dili
  • TeknoloJi
  • Tv Dizileri
  • VideoLAR
  • Arkadaşlarım

    fevzi293
    eglencecafe
    programsarayi

    Güncel




    Online E-Devlet Hizmetleri
    TC Kimlik No
    Vergi Kimlik No
    SSK Hizmet Dökümü
    İnternet Vergi Dairesi
    Motorlu Taşıtlar Vergisi
    Telefon Rehberi
    Altin Sayfalar
    ÖSYM Sınav Sonuçları
    ÖSYM Sınav Sonuçları
    ÖSS Sonuçları
    KPSS Sonuçları
    KPDS Sonuçları
    LES Sonuçları
    TUS Sonuçları
    ÜDS Sonuçları
    ALS Sonuçları
    DGS Sonuçları
    Aöf Sonuçları
    Diğer Sınav Sonuçları
    ÖSYM Sınav Takvimi
    E-Devlet Linkleri:
    Devletim.com
    Online Hizmetler
    Milli Eğitim Bakanlığı
    Üniversiteler
    Sağlık Bakanlığı
    Emeklilik Hizmetleri
    Hukuk ve Adalet
    Emniyet Hizmetleri
    Ekonomik ve Mali İşler
    İş ve Eleman Arama
    Genel Devlet Kurumları
    Bakanlıklar
    Valilikler
    Belediyeler
    Kaymakamlıklar
    Siyasi Partiler
    Silahlı Kuvvetler
    Sivil Toplum
    Engelli Sayfaları
    Elçilik - Konsolosluklar
    Avrupa Birliği
    K.K.T.C.
    Turizm
    Tatil ve Gezi Rehberi
    Deprem Linkleri
    Haber Kaynakları
    Faydalı Linkler:
    Aöf Deneme Sınavı
    Dgs Deneme Sınavı
    Kpss Deneme Sınavı
    Les Deneme Sınavı
    Smmm Deneme Sınavı
    Aöf E-Öğrenme
    Site Yöneticisine mesaj





    Add to Technorati Favorites GetRank