A'DAN Z'YE TÜM SANATÇILARIN BÜTÜN ALBÜMLERİNİ BEDAVA DİNLEYEBİLİRSİNİZ .
|
Online
Müzik Dinlemek İçin Tıklayınız
|
16/11/2008 - Sırtımızdaki yükler |
İki Rahip
Hactan dönüş yolunda iki rahip bir nehir kıyisına ulaşırlar.. Burada en güzel elbiselerini giymiş,ne yapacağını bilmez halde dolaşan bir kadınla karşılaşırlar. Nehir yüksek olduğundan nasıl karşıya geçeceğını düşünmekdedir.... Elbiselerının ıslanması pek hoş olmayacakdır,rahiplerden biri telaşa fırsat vermeden,kadını sırtına alır ve nehrin karşısına geçirir.Sonra da kuru bir yere bırakır..... Rahipler, daha sonra yollarına devam ederler..diyer rahip bir saat kadar sonra sızlanmaya başlar:'' Kadına dokunmak doğru deyil....Kadınlarla yakın temesa geçmek bizim kurallarımıza aykırı.... Sen nasıl olur da rahiplık kurallarına aykırı davranırsın?'' der. Kadını taşıyan rahip önce sessiz sessiz yürümesine devam eder,ama sonra dayanamayıp,
'' Ben onu sırtımdan indirip nehrin kıyısına bırakalı bir saat oldu...Sen neden hala taşıyorsun?''diye yanıt verir.
Zen Rahiplerinin Bilgeliği
Geçmiş yaşandi ve bitti peki biz hangi yükleri hala sırtımızda taşıyoruz?
Bağışlamak.......Bağışlamak geçmiş yüklerimizden arınmak ve özgür olmak demekdir .......
Haklı olmayı mı yoksa mutlu olmayı mı istersiniz ?
Hepimizin kimin haklı,kimin haksız olduğuna dair görüşlerimiz vardır,bunlar kendi algılamalarımıza göre gelişmiştir. Ve hepimiz bu duyguların doğruluğunu göstermek icin bazı açıklamalarda bulunuruz.
Başkalarını bize yaptıklarından dolayı cezalandırmak isterız.... Gercekte,aklımızda ''ama O bana bunu yaptı şöyle davrandı ''gibi hikayeyi sıklıkla tekrarlarız. Böylece, geçmişte bizi kıran kişiden dolayı şimdiki zamanda kendimizi cezalandırma aptallığına düşeriz.
Gecmişten kurtulmak için, nasıl yapacağını bilmesekde, bağışlamayı içtenlikle istemek gerekir. Bağışlamak bizi yaralayan duygulardan kurtulmak demekdir. Bunun icin tüm olayı zihnimizden uzaklaşmasına olanak sağlamalıyız.
içinizde duyduğunuz öfke ve kin aslında sizin kendinizi bağişlamamanıza yol acar.... Herkesi bağişlamaya kesİnlİkle hazır olduğunuzu belirtin'
BEN KENDİMİ GEÇMİŞTEN ARINDIRMAYA HAZIRIM ,BEN GEÇMİŞTE BENİ İNCİTMİŞ HERKESI VE BAŞKALARINI İNCİTTİĞIM İCİNDE KENDİMİ BAĞIŞLAMAYA HAZIRIM ,''diye olumlu düşünün.
''Evet, böyle bir şey olmuştu, ama artık orada yaşamıyorum.'' diye düşünün...
Tabii bu onların geçmişteki davranışlarına göz yummak anlamına gelmez. bu sadece kendimizi öz'ümüzde özgür kılmak,kendimizi gecmişden özgür bırakmak yolumuzu devam etmek anlamına gelir....
Eğer,gecmişte herhangi birisi sizi kırmışsa,o kişiyi sevgiyle kutsayın, onu ve kendinizi özgür bırakın,sonra da sizi üzen düşünceyi kafanızdan atın ve yolunuza devam edın.
Kötü duygulardan arınmak istıyorsanız ,büyük görmekden, küskünlüklerden ve kendinize acıma kabından cıkartın.
Şayet,sorunlarımız denilen olayların bizim büyümemize ve değişmemize yarayacak fırsatlar olduğunu anlayabilirsenız bir aşamaya erişirsiniz. Yapmamız gereken tek şey düşünce biçiminizi değiştirmekdir. Yeter ki küsmeyi.öc almayı,kırılmayı içimizden söküp atmaya ve bağişlamaya istekli olalım....
Gecmişinizi ve geleceğinizi iyileştirmek mutlu özgür olmak İstİyorsanız BAĞIŞLAYIN...
Yaşam Sevgıden ibaretdir
|
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
26/4/2008 - |
| Seven
insan 'senin hatan' yerine 'özür dilerim' diyendir... 'neredesin'
yerine 'ben buradayim' diyendir.. 'nasil yaparsin' yerine 'niye
yaptigini anliyorum' diyendir.. ve ask 'keske' yerine daima 'iyi ki'
diyendir...
|
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
18/11/2007 - Su |
Su, kendine sırdaş arıyordu. Önce buluta verdi sırrını. Ağır geldi sır buluta. Sağanak sağanak döktü suyun tüm sırlarını.
Sonra göle gitti su. Ona anlattı derdini. Bu arada bulut suyun sırrını yağmur yapıp, dolu yapıp, kar yapıp savurduğu için, zaman zaman taşıyordu göl ve suyun sırrı iyice açığa çıkıyordu.
Sonra nehre verdi su sırrını. Nehir aldı suyun sırrını çekti gitti. Dereye verdi. Dere biraz daha yavaş olsada nehirden , o da götürdü suyun sırrını bir başka bilinmeze... Çağlayanlar, şelaleler, akarsular.. Hepsi kayboluyordu bir anda. Sonra bir gün su takip etti dereyi. Dereye okyanusa kavuşunca farketti su, bütün sırlarının akarsularla, çağlayanlarla, ırmaklarla... okyanusa taşındığını.
Karar verdi su. Sırrını okyanusa verecekti. Öyle de yaptı zaten. Tüm sırlarını okyanusa verdi. Artık suyun sırrını okyanustan başkası bilmiyordu. Ne taştı okyanus, ne bir başkasına taşıdı suyun sırrını, ne de kurudu....
Geçen karşılaştık suyla. Bir bardaktaydı. Suskundu. Çok uğraştım konuşturamadım.
Ben tam giderken "Dur !'' dedi su.
Durdum! ...
Okyanus yürekli dostlar bulmadan sakın konuşma! Taşıyamazlar, kaldıramazlar senin yükünü, canını yakarlar, utandırırlar.'' dedi.
Hep cevrenizde OKYANUS yürekli dostlarinizın olmasi dileği ile ....
Yazarı bilinmiyor.....
|
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
10/11/2007 - Çok geç diye bir zaman yoktur!. |
Çok Geç Diye Bir Zaman YokTur... |
|
Okulun ilk günü, ilk
derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra "Bu yıl, yepyeni bir
öğrencimiz var. Çok ilginç biri, bakalım bulabilecek misiniz? dedi...
Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma
dokundu.. Döndüm.. Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi bana
gülümseyerek bakıyordu...
"Ben
Rose" dedi... "Benim adım Rose, yakışıklı... 87 yaşındayım. Madem tanıştık
seni kucaklayabilir miyim?." Güldüm.. "Tabii" dedim.. "Hadi sarıl bana.."
Öyle sımsıkı sarıldı ki... "Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye
geldin?" diye şaka yaptım... Minik bir kahkaha ile yanıtladı: "Buraya
zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra
emekli olup dünya turuna çıkacağım.."
Dersten
sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk.
Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde
lafladık.. Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden
daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum. Sömestr boyunca Rose kampusun
ilahesi oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş
ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye
bayılıyordu.Rose hayatını yaşıyordu.. Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu..
Sömestre
sonunda, Futbol Balosu'na davet ettik, Rose'u konuşma yapması için...
Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok... Konuşmasını önceden
hazırlamış ve bir yığın karta kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile
kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu.
Şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi...
"Ne
kadar beceriksizim, değil mi? Özür dilerim... Sonucu görüyorsunuz.. Şimdi
bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil...
Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?"
Biz
kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına
başladı:
"Yaşlandığımız için, eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan
vazgeçmeyiz..
Eğlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için
yaşlanırız.
Genç
kalmanın, mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır:
Her gün
gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak...
Bir
rüyanız olmalı mutlaka... Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz.
Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile
haberi yok...
Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır..
Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiç bir şey yapmadan, hiç bir şey
üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20
olursunuz.. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiç bir şey yapmadan, hiç
bir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum.
Herkes
bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye
ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak,
üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir.
Asla
pişman olmayın...
Biz
yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz
çünkü.. Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır... Pişman olmaktan
korktukları için hiçbir şey
yapmayanlardır..."
Ders yılı sonunda Rose
yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı
üniversiteyi derece ile bitirdi... Mezuniyet töreninden bir hafta sonra,
uykusunda, huzur içinde öldü.
Cenaze törenine iki binden
fazla üniversite öğrencisi katıldı.
"Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını"
hepimize, hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir
törendi bu...
Rose'un öğretisi aslında
dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:
"Çok geç diye bir zaman
yoktur!.."
yazarı
bilinmiyor... |

|
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
15/10/2007 - MÜEBBET |
Ben ve yalnızlıklar varız o koskocaman yüreğimde artık. Gecenin karanlığıyla
beraber başlıyor birlikte, hayat denilen yolda voltalarımız. Tesbihimiz umuttan,
sigaramız ise kurumuş bir tutam hayalin, sabır jelatinine burulmuş
hali.Yalnızlıklar koğuş arkadaşım, yalnızlıklar kader arkadaşım.... yalnızlıklar
hayattaki eşim dostum haa birde aşkım.Gözlerimizdeki bakışlar boş, yüreğimizde
kuru bir çarpıntı. Hayaller uzak, umutlar yasak artık dünyamıza.Adıma demişler
hayat mahkumu, suçum doğmak. mahkemem varolmak uğruna saçlarımı aklatmak.
Avukatım sabır ve umut. Hakimim ise Hayat.... Hayatın gördüğü dava çetin
geçer.Ağırdır onun verdiği ceza. Ya müebbet ya da idam. Azdır onun
beraatı.Doğdum suç oldu başladı davam. İyidir dediler vekalet verdim avukatlara.
Çalıştılar o kadar zaman alınmalı mutlaka bu dava dediler.Bir gün saçımdaki ilk
beyazı görünce bocaladılar, sıkıldı canları çekilmek istediler bu davadan. Olmaz
yakışmaz dedim yarı yolda bırakıpta çekip gitmek. Tükensede umutları dönmediler
bu yoldan. Görülüyordu davalar tek tek. Uzattıkça uzatıyordu dava hakimi hayat
duruşmaları.Sabır dikildi karşıma bir gün; bulduğum bütün çıkar yolları hep
kapatıyor hayat.Bittim ben, artık yokum yanında dedi ve çıkıp gitti yanımdan.
Ardından umut... ne kadar çabaladıysam uzaktaki o ışığı yanında parlatmayı,
olmadı hayat hepp nefesiyle söndürdü.Yoruldum dedi ve o da sessizce çıkıp
gitti.Artık son kez oturdum sanık kürsüsüne ve yanımda sadece bir ben ve yine
ben.Hakim şöyle bir baktı mübaşire ve nerde bu avukatlar. Ben de söz istedim
sessizce ve tek diyebildiğim herkes burda başka gelecek yok. Hayatın gözleri
parladı, sırıttı yüzüme manalı manalı eli kalemindeydi, orta yerini ölçtü biçti
gözleriyle ve birden karar dedi. Kalktım ayağa son bir söz hakkı verdi bana
söyle dedi. Ben de artık susmalıydım zamanı gelmişti sanki.Öyle de yaptım sustum
ve sadece dinledim.Diledim içimden de "ahh keşke cezam ölüm olsa" bittim artık
kalmadı bir sebep diyede ekledim ardından.Korkuyordum müebbetten. Ve ilk söz
çıktı hayatın ağzından zaten o da son sözdü aslında."MÜEBBET"
İşte o günden bu yana sonu gelmez bir mahkumiyetin içinde, çok voltalar attım
çaresizce.Af yoktu,Gün saymak da... 10 adım ileri 5 adım geri böyle bitecek bu
ömür ve o zaman değeri kalmıyacak müebbetin. Allah hayat müebbetlerinin
yardımcısı olsun, Allah kurtarsın.... 
|
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
9/10/2007 - Lütfen okuyun... |
Yer: Azerbaycan, Hocalı 26/02/1992 Elleri bir ağaca arkadan bağlanan hamile bir kadının başına dikilmiş olan iki Ermeni yazı tura atıyordu. Bu kanlı kumarı yaklaşık 100 yıl önce Anadolu toprağında Kars'ta Ağrı'da Van'da Erzurum'da da ataları oynamıştı.Onlardan duymuşlardı. Karnı burnunda çaresiz bir Azeri kadının doğumu oldukça yakın görünüyordu. Çaresiz kadın bir hazan yaprağı gibi titriyordu. Elbiseleri yırtık, ayakları çıplaktı...Ermenilerin uzun boylu olanı elindeki AK-47 model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna monte edilen seyyar kasaturayı çıkartırken, diğeri elindeki demir parayı havaya attı :-Akçik, manç?.. (Kızmı, oğlan mı?) -Akçik... (Kız) Bu cevap üzerine 'oğlan' diyerek bahse giren Ermeni, elindeki kasatura ile hamile kadının karnını bir hamlede yarıp çocuğu çıkarttı.Kan b! ürülügözleri bebeğin kasıklarına kilitlendi. -Tun şahetsar,ınger... (Sen kazandın, yoldaş) -Yes şahetsapayts ays bubrikı inç bes bidigişdana... (Ben kazandım ama bu bebek nasıl beslenecek?) -Mayrigı bedge gişdatsine. (Annesi besleyecek elbette) Bunun üzerine daha kısa boylu olan Ermeni, bir hamlede kasaturaya geçirdiği bebeği annesinin göğsüne yapıştırdı: -Mayrig yerahayin zizdur. (Çocuğa meme ver) Aynı dakikalarda Hocalı'nın başka bir semtinde tek kale futbol maçı hazırlığı vardı. İki kesik Azeri kadın başını kale direği yapmışlar, top arayışına girmişlerdi.Başı tıraşlı bir çocuk bulup getirdiklerinde ise Ermeni çeteci sevinçle bağırdı: -Asixn ma/,çimi yev bızdıge, aveg gındırnadabidi. Gıdıresek... (Bu hem saçsız hem de küçük, iyi yuvarlanır. Kopartın...) Aynı anda çocuğun gövdesi bir tarafa,başı da orta yere düşmüştü... Ermeniler zafer naraları! atarak, kanlı postalları ile kesik çocuk başına vurarak kanlı bir kaleye gol atmaya çalışıyordu. Bu iki olay Hocalı'da bundan çok değil yalnızca 14 yıl önce yaşandı. Her iki olay da ermeni çetecilerin katliamlarına bizzat şahit olan görgü tanıklarının anlatımlarıdır. Ne yazık ki 26 Şubat 1992 günü binlerce Azeri türlü yöntemlerle vahşice katledilmiştir. Ajanslar,katliam haberini bütün dünyaya hızla geçerken, arşı titreten ağır bir vahşet yaşanan Hocalı halkından geri kalanlar ise çaresizlik içinde kıvranıyordu. Türkiye'de büyük bir dehşet uyandıran katliama ilişkin ilk görüntüler ise TRT aracılığı ile duyurulmuştu. Bütün olanları batılı gazeteciler, özellikle de New York Times belgeledi. 26 Şubat'ta güçlü silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetleri ile Hankendi'nde konuşlanmış bulunan Albay Zarvigarov komutasındaki 366'ncı Rus Motorize Alayı, Hocalı'ya saldırarak tarihin en vahşî katliamlarından birini yaptılar. 26 Şubat! gecesi Rus motorize alayının tanklarından açılan top ve roket saldırıları ile Hocalı Havaalanı kullanılamaz hâle getirilerek kentin dış dünya ile ilişkisi de tamamen kesildi. Savunmasız kalan kente giren Rus destekli Ermeni askerleri, çocuk, yaşlı, kadın, bebek demeden birçok insanımızı vahşîce katlettiler. ermenilerin işgal ettikleri Hocalı'da dehşet verici olaylar yaşandı. Canlı canlı insanların kafa derilerini yüzdüler, Sağ olarak ele geçirdiklerini ise sistematik bir işkenceye ve tıbbî deneylere tâbi tutarak, insanlık dışı muamelelere maruz bıraktılar. Hızar ve testereler ile diri diri insanların kol ve bacaklarını kestiler. Genç kızların önce saçlarını,sonra da kafa derilerini yüzdüler. Babanın gözü önünde evladını, evladın gözü önünde babayı kurşunlara dizdiler. Kesik kafaları sepetlere doldurdular. Peki neydi bu düşmanlık? Ermenistan'daki okul duvarlarında asılan haritalarda Türkiye'nin 12 ili yer almaktayken, Ermenistan'ın bayrağında Türkiye hudutları içindeki Ağrı Dağı'nın resmi varken, Ermenistan Millî Marşı'nda 'Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün,öldürün' denmekteyken, başkaca bir neden aramaya zaten gerek yok sanırım. Dağlık Karabağ Bölgesi'nde bulunan Hocalı'ya, eski Sovyet İttifakı Silahlı kuvvetleri'ne ait 366.Alay'ın desteği ile Ermeni Sılahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen saldırılar sonucu 613 Azerbaycan Türk'ünün hayatını kaybettiği resmî olarak açıklandı. Ancak kayıp sayısının bu rakamların çok çok üstünde olduğu bilinmektedir. 56 hamile kadın karnı yarılmış durumda bulunmuştur. Bu alçak saldırıda 487 kişi ağır yaralanırken, 1275 kişi ise rehin alınmış,geri kalan nüfus da bin bir zorlukla canını kurtarmış ancak bu olayın tahribatından ruhları ve hafızaları asla bir daha kurtulamamıştır. Şahitlerin anlattıklarını dinleyenler önce kulaklarına inanamadı.! Fakat katliam sonrası Hocalı'ya girdiklerinde ise, görgü tanıklarının abartmadığını kısa sürede anladılar. Hocalı'da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet'nin gördükleri karşısında söyledikleri, katliamın boyutunu da anlatıyordu: 'Pek çok savaş hikâyesi dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim,ama Hocalı'daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmaz' Peki 26 Şubat 1992 günü yaşanan bu katliamın emrini kim vermişti; Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden başkası değildi. Yaptığı terör faaliyetlerinin oranı nispetinde terfi eden Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart 1996'da Ermenistan Başbakanı oldu. Karabağ'da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisine daha fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998 yılında ondan boşalan Devlet Başkanlığı koltuğuna,'Hocalı Katlia! mı' baş sorumlusu olan azılı terörist Robert Koçaryan oturdu. Ermeniler Türk hamile kadınlarına tecavüz edip karnını hamile olduğu halde taş ile doldurup öldürmüşler ve küçük Türk kızlarına tecavüz edip öldürmüşlerdi. Ülkemizde sadece 1 ermeni öldürüldü diye yürüyüş yaptılar ve o kadar araştırdılar ama hiç bir insan kalkıp ta bu masum insanlara işkence edilip öldürüldükleri için yürüyüş yapmadı………….. Yazıklar olsun …… EGER KANINDA BİR DAMLA TÜRK KANI VARSA, BUNU HERKESE YOLLA ……..
|
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
7/10/2007 - Bu da Geçer ... |
Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan
sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve
yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler, kendilerinin de fakir
olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini
tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye
daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir'in bölgenin en zengin kişilerinden
birisi olduğunu anlar.
Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik
sahibidir. Derviş, Şakir'in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir
edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü
geniş insanlardır... Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir'e teşekkür ederken,
"Böyle zengin olduğun için hep şükret." der. Şakir ise şöyle cevap verir:
"Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da
geçer..."
Derviş, Şakir'in çiftliğinden ayrıldıktan
sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Birkaç yıl sonra, Derviş'in yolu yine
aynı bölgeye düşer. Şakir'i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı
köylülerle sohbet ederken Şakir'den söz eder. "Haa o Şakir mi?" der köylüler, "O
iyice fakirledi, şimdi Haddad'ın yanında çalışıyor." Derviş hemen Haddad'ın
çiftliğine gider, Şakir'i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü
giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş,
evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak,
selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad'ın yanında
çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad'ın hizmetkârıdır. Şakir, bu
kez Derviş'i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini
onunla paylaşır... Derviş, vedalaşırken Şakir'e olup bitenlerden ötürü ne kadar
üzgün olduğunu söyler ve Şakir'den şu cevabı alır: "Üzülme... Unutma, bu da
geçer..."
Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o
bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce
ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski
dostu Şakir'e bırakmıştır. Şakir, Haddad'ın konağında oturmaktadır, kocaman
arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski
dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır:
"Bu da geçer..."
Bir zaman sonra Derviş yine Şakir'i arar. Ona bir
tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir'in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır:
"Bu da geçer." Derviş, "Ölümün nesi geçecek?" diye düşünür ve gider. Ertesi yıl
Şakir'in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de
mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir'den geriye bir iz dahi
kalmamıştır...
O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok
değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu
tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması
gerektiğini hatırlatsın... Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü
yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş'i bulup yardım isterler. Derviş,
sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük
sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür
bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir
mutluluk ışığı yayılır: "Bu da geçer" yazmaktadır.
Hayat inişli çıkışlıdır. Her zaman bulunduğumuz durumun gelip
geçici olabileceği aklımızdan
çıkmamalıdır.
|
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Hakkımda
Taksim1984, ScorpionkinG, DJTieSToTR, Ulubatlı
Kategoriler
AktueLBasari HikayeleriBurclaR - AstrolojiDaha Guzel Bir Dunya IciNDini BilgileRDownloaDDuygusaLErkek - Kadin iliskileriEtkinlikleRFaydali BilgileRFeNeRBaHcEFoReVeR RaPGeyiq MuhabbeTHaberleRHediyeleR YarismalaRis ilanlariKafamiza GorEKisiseLKitaP DerGiKomiKO AnOkunasi YazilaRPc Hakkinda BilgileRResimleRRoportaJlaRSaglikli YasaMSarkilarin DiliTeknoloJiTv DizileriVideoLAR
Arkadaşlarım
• fevzi293 • eglencecafe • programsarayi
Güncel
Online E-Devlet Hizmetleri
TC Kimlik No
Vergi Kimlik No
SSK Hizmet Dökümü
İnternet Vergi Dairesi
Motorlu Taşıtlar Vergisi
Telefon Rehberi
Altin Sayfalar
ÖSYM Sınav Sonuçları
ÖSYM Sınav Sonuçları
ÖSS Sonuçları
KPSS Sonuçları
KPDS Sonuçları
LES Sonuçları
TUS Sonuçları
ÜDS Sonuçları
ALS Sonuçları
DGS Sonuçları
Aöf Sonuçları
Diğer Sınav Sonuçları
ÖSYM Sınav Takvimi
E-Devlet Linkleri:
Devletim.com
Online Hizmetler
Milli Eğitim Bakanlığı
Üniversiteler
Sağlık Bakanlığı
Emeklilik Hizmetleri
Hukuk ve Adalet
Emniyet Hizmetleri
Ekonomik ve Mali İşler
İş ve Eleman Arama
Genel Devlet Kurumları
Bakanlıklar
Valilikler
Belediyeler
Kaymakamlıklar
Siyasi Partiler
Silahlı Kuvvetler
Sivil Toplum
Engelli Sayfaları
Elçilik - Konsolosluklar
Avrupa Birliği
K.K.T.C.
Turizm
Tatil ve Gezi Rehberi
Deprem Linkleri
Haber Kaynakları
Faydalı Linkler:
Aöf Deneme Sınavı
Dgs Deneme Sınavı
Kpss Deneme Sınavı
Les Deneme Sınavı
Smmm Deneme Sınavı
Aöf E-Öğrenme
Site Yöneticisine mesaj
|