A'DAN Z'YE TÜM SANATÇILARIN BÜTÜN ALBÜMLERİNİ BEDAVA DİNLEYEBİLİRSİNİZ .
|
Online
Müzik Dinlemek İçin Tıklayınız
|
16/4/2008 - Kutlu Doğum ve Mevlid Kandili |
Kutlu Doğum ve Mevlid Kandili
Hayatın gayesi, yaratılışın mânâsı silinmiş, yok olmuştu. Herşey mânâsız başıboşluk ve hüzün örtülerine bürünmüştü.
Ruhlar birşey bekliyor, bir nurun zulmet perdesini yırtmasını içten içe hissediyordu.
O
vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman
Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini,
hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan
değişimlerin en büyüğü idi.
İşte insanlığın akıl ve kalbinde
düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?"
sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek
bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer
varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.
Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?
Yahudi
ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret
ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce
onlar bu müjdeyi verdiler.
O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler.(1)
Bîr
Yahudi İleri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde
Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri
gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda, - "Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu. - "Bilmiyoruz" diye cevap verdiler. Yahudi, "Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!
"Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu.
Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet,
onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben
var" dedi.
Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete
düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev
halkına anlattılar. "Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar.
Ertesi gün Yahudiye vardılar:
"Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler. Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi. Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed'dir" dediler. Yahudi, "Beni ona götürün" dedi.
Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler. Pegamberimizi
Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni
görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı
sırada,
"Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler.
Yahudi,
"Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti.
Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar
peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.
"Ey Kureyş topluluğu,
ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç,
kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi.(2)
Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..
Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen,
insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu
dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve
tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver."
Yine
kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve
Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan
boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştı.(3)
Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle:
"O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük."
Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:
"Hem Muhammed gelmesi oldu yakin Çok alâmetler belürdi gelmedin"
Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi.
Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.
Araplara
göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz
olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber
Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz
gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)
Evet, bu
işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve
âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı
aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.
Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.
Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.
Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.
Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.
Bütün
bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı,
puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni
olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6)
İşte
bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle,
ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu
geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz. Getirdiği
ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden
sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden
biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir
saadettir.
Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.
Kaynaklar: (1)İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:60. (2)A.g.e, 1:162-163. (3)Taberî Tarihi, 2:125; İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:102.
(4)A.g.e., 1:102. (5)İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:102. (6)Bediüzzaman, Mektûbat,s:161,162.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
29/8/2007 - İslâmî yapılanma |
|
İslâmî yapılanmada 3 unsur vardır: 1- Kur’ân-ı Kerîm, 2- Peygamberimiz Efendimiz’in şahsı, 3- Efendimiz aleyhisselâmın hadisleri (sünneti). Resulullah (SAV)’ın şahsını, yaşam tarzını çok iyi bilmemiz gerekiyor. Aile efradımızı konuyla ilgili olarak bilgilendirmemiz gerekiyor. O’nun yaşam tarzına (sünnetine) şöyle bir bakalım. Fahr-i Kainat Efendimiz (SAV): • İnsanların en cömerdi idi. • Sıkıntlara göğüs germe bakımından göğsü en geniş olanı idi. • İnsanların, sözü en doğru olanı idi. • Üzerine aldığı işi en iyi şekilde yerine getireni idi. • Akrabalarına en çok ikramda bulananı idi. • Kendisinden bir şey istendiğinde istenilen şey varsa verirdi. Yoksa, eğer bulabilecekse vereceğine dair söz verirdi. İmkânı olmadığı takdirde susardı. • İnsanların en cesuru idi. • Az söyler, az konuşurdu. • İnsanların en mütevazısı idi. • Hastaları ziyaret ederdi. • Kölelerin bile davetine icabet ederdi. • Evde zevcelerinin işlerine katılır ve onlara yardım ederdi. • Çocuklara selâm verirdi. • Kendisini çağıran (seslenen kişiye) “buyurun” diye cevap verirdi. • Bir meclise girdiği zaman orada hangi konu konuşuluyorsa bu yönden onların sohbetine katılırdı. • Gülmez daima gülümserdi. • Yürürken sallanmaz ve adımlarını fazla açmazdı. • Tedbirlerini muntazaman alırdı. • Hâlis bir çöl arabı O’nu ilk gördüğünde: “ -Vallahi gördüğüm şu simâ yalancı olamaz” derdi. Görünüşü itibariyle de doğruluğuna şehadet ederdi. • Yaşayışı gayet sade idi. • Kendi işlerini kendi görmeye çalışır, kimseye yük olmak istemezlerdi. • Daima şefkat ve merhametli olurdu. Şefkat ve merhametten yoksun olanlar, tevazudan da mahrumdurlar. • Bir meclise girdiğinde başköşeye geçmez, orada boş olan yer neresi ise oraya otururdu. • Kendisi için ayağa kalkıp ta’zim edilmesini istemezdi. • Övülmekten hoşlanmazlardı. • İnsanlar arasında ayırım yapmazdı. • İnsanların en adaletlisiydi. • Günün ilk saatlerinde uyanır bir daha uykuya yatmazlardı. • Öğlen vaktinde kısa bir kaylule (öğle uykusu) yaparlardı. • Az yer, az konuşur, az uyurlardı. • Eve girdiklerinde selâm verirlerdi. • Dişlerinin, tırnaklarının ve vücutlarının temizliğine çok önem verirlerdi. • Sağlığı yerinde olduğu müddetçe kimseden emir verip yardım istemezdi. Hz. Aişe anamız diyor ki: - Kalkar suyunu kendisi içerdi. İçtikten sonra da bana dönüp: “- Ya Aişe su ister misin? İstiyorsan sana da su vereyim” diye sorarlardı. İstersem getirip su verirlerdi. • Söz verdiğinde kesinlikle sözünü yerine getirirlerdi. • Kimseyi asla aldatmazdı. “Aldatan bizden değildir” diye buyurmuşlardı. • Daima tebessüm ederlerdi. “Gülümsemenin de bir çeşit sadaka olduğu”nu emir buyururlardı. Ey Müslümanlar! Peygamberimiz Efendimiz’in sözünü tutalım, sünnetini yaşayalım ve yaşatalım. Çünkü mutluluğumuz buna bağlıdır. Mevlüt Özcan 29.08.2007
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
27/8/2007 - Berâet geceniz mübarek olsun. |
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bizlere de şöyle buyurmuştur:
"Şaban
ayının yarısı (Berâet gecesi) gelince: gecesini namazla, gündüzünü
oruçla geçiriniz. Cenâb-ı Allah o gece güneşin batmasıyla dünya göğüne
iner ve şöyle der: Benden af dileyen yok mu; onu affedeyim. Rızık
isteyen yok mu; rızık vereyim. Şifâ dileyen yok mu;şifâ vereyim. "
BERÂET GECESİ
Şaban ayının ondördüncü gününü onbeşinci gününe bağlayan gece.
Bu gece, değişik adlarla da anılmaktadır:
Bu geceye,
bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle 'Mübârek'; kulların
günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle 'Beraet';
kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle 'Rahmet', geceyi iyi
değerlendiren kulların seçilerek salih kullar arasına alınması
sebebiyle 'Berae veya Sakk' adı da verilir.
Bu gecenin beş özelliği vardır:
1) Bu gecede önemli işlerin seçimi ve ayırımı yapılır.
2) Bu geceyi ibadetle geçirenlere yardımcı olması amacıyla Allah tarafından melekler gönderilir.
3) Bu gece bağışlanma ve af gecesidir.
4) Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür.
5)
Bu gecede Peygamberimize şefaat yetkisinin tamamı verilmiştir. Bu
yetkinin üçte biri Şaban'ın onüçüncü günü, üçte biri Şaban'ın
ondördüncü günü, geri kalan üçte biri de Şaban'ın onbeşinci günü
verilmiştir.
Anne ve babasını incitenler, büyücüler, başkalarına kin besleyenler içki düşkünleri bu gecenin faziletinden yararlanamazlar.
Bu konuyla ilgili olarak şu hadisler rivayet edilmektedir:
Peygamber Efendimiz (
s.a.s.) bu geceyi Hz. Âişe validemize tanıtırken şöyle buyurmuştur:
"Bu
gece Şaban'ın onbeşinci gecesidir. Allah Teâlâ bu gecede Benü Kelb
kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanları Cehennem'den
kurtarır. Ancak kendisine şirk koşanların, müslümanlara karşı kin ve
düşmanlık besleyenlerin, akrabaları ile münasebeti kesenlerin, gururlu
ve kibirlilerin, ana-babasına asî olanların ve içki içmeye devam
edenlerin yüzüne bakmaz. " (Buhârî, et-Tergîb ve't-Terhib, II, 118).
İnsanların bir sene içerisindeki rızıkları, zengin veya fakir
olacakları ve ecelleri gibi mühim hususlar o gece içerisinde meleklere
bildirilir. O geceyi ibâdet ve tâatla geçirmek ve nafile namaz kılmak
sevaptır. Fakat o geceye mahsus belirli bir namaz şekli yoktur. Nitekim
Peygamber Efendimiz bu geceyi ibadetle geçirmiş ve Allah'a şöyle dua
etmiştir: "Azabından affına, gazabından rızana sığınır, senden yine
sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamdetmekten âcizim. Sen seni senâ
ettiğin gibi yticesin. " (et-Tergib, II, 119, 120).
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bizlere de şöyle buyurmuştur:
"Şaban
ayının yarısı (Berâet gecesi) gelince: gecesini namazla, gündüzünü
oruçla geçiriniz. Cenâb-ı Allah o gece güneşin batmasıyla dünya göğüne
iner ve şöyle der: Benden af dileyen yok mu; onu affedeyim. Rızık
isteyen yok mu; rızık vereyim. Şifaâ dileyen yok mu;ş ifâ vereyim. "
"Allah Teâlâ Şaban'ın onbeşinci geresi (Berâet gecesi) tecelli
eder ve ana-babaya asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında bütün
kullarını bağışlar. " (İbn Mace, İkametü's-Salât, 191; Tirmizî, Savm,
38).
BERÂT GECESİNDE İBÂDETBERÂT GECESİNDE İBÂDET
Bu gecede hiç olmazsa bir Tesbih
namazı kılınır. Berât gecesinde "Hayır namazı" namıyla 100 rek'at bir
namaz vardır ki, kılan kimse o sene ölürse, şehidlik mertebesine nâil
olur. Namaza şöyle niyet edilir:
"Yâ Rabbî, niyet ettim senin rızâ-i şerifin için namaza. Beni
afv-ı ilâhine, feyz-i ilâhine mazhar eyle. Kasvet-i kalbten dünya ve
âhiret sıkıntılarından halâs eyleyip, süedâ defterine kaydeyle."
Her rek'atte Fâtiha'dan sonra 10 İhlâs-ı şerif okunur. İki rek'atte bir
selâm verilerek 100 rek'ate tamamlanır. Her rek'atte 100 İhlâs-ı şerif
okumak suretiyle 10 rek'at da kılınabilir.
Namazdan sonra; (Allah Teâlâ'nın "Hû" ism-i şerifinin ebced
hesabına göre adedi olan) 11 şey, (Resûlüllah Efendimiz'in ismi olan
"Tâhâ"nın ebced hesabıyla âdedi olan) 14 kere okunur.
Bunlar;
1. İstiğfar: 14 kere,
2. Salevât-ı şerife: 14 kere,
3. Fâtiha-i şerife (Besmeleyle): 14 kere,
4. Âyetü'l-Kürsî (Besmeleyle): 14 kere,
5. Tevbe sûresinin son 2 âyeti olan "lekad câeküm..." (Besmeleyle): 14 kere,
6. 14 kere "Yâsin, Yâsin..." dedikten sonra 1 Yâsîn-i şerif
(Yâsîn-i şerifte 7 zâhirî, 7 bâtınî "mübîn" vardır, böylece o da 14
olur.)
7. İhlâs-ı şerif (Besmeleyle): 14 kere,
8. Felak sûresi (Besmeleyle): 14 kere,
9. Nâs sûresi (Besmeleyle): 14 kere,
10. "Sübhânellâhi
ve'l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber, Velâ havle velâ
kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azıym": 14 kere,
11. Salavât-i
şerife (Salât-ı Münciye okumak efdaldir): 14 kere okunur. Bundan sonra
duâ edilir. (Duâ ve ibâdetler, Fazilet Neşriyat)
Beraat
gecesi,Rrabbimiz tevbe, istiğfar ederek pişmanlık duyan günahkârların
cümlesini affedeceğini bildiriyor. Ancak şu sekiz sınıfın KESİN TEVBE
ETMEDİKÇE bu aftan istifadelerinin olamayacağını da işaret ediyor:
1-Allah'a şirk koşanlar.
2-Ana-babalarına isyan eden, onların kablerini kırıp gönüllerini yıkanlar.
3-İçkiye devam edenler.
4-Falcılık edip gelecekten haber verenler.
5-Din kardeşine besledikleri kinden vazgeçmek istemeyenler.
6-Adam öldürmekten pişmanlık duymayanlar.
7-Nikâhsız aile ile yaşayanlar.
8-Akrabalarıyla alâkayı kesip ihmal edenler.
Şüphesiz
ki bu günahların sahipleri bu gecede derin bir tevbe, istiğfarda
bulunur da, kesin pişmanlık haline girerlerse ilâhi aftan müstefid
olur.lar. Aftan istisna edilmelerinin sebebi kesin, bir dönüş
yapmayışları, ciddi bir tevbe, istiğfar haline girmemeleridir. (Ahmed
Şahin-Dualarımız) tags berat kandili ... berat gecesi ... beraat kandili ... beraat gecesi ... mübarek gece ibadet
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
19/6/2007 - Allah ın sormayacakları |
ALLAH SANA NASIL BİR ARABA SAHİBİ OLDUĞUNU SORMAYACAKTIR,SANA ARABASI OLMAYAN KAÇ İNSANI TAŞIDIĞINI SORACAKTIR.
ALLAH SANA EVİNİN BÜYÜKLÜĞÜNÜ, NASIL BİR EVDE YAŞADIĞINI SORMAYACAKTIR. EVİNDE KAÇ MİSAFİR AĞIRLADIĞINI, KAÇ KARNI AÇ İNSANLARI DOYURDUĞUNU SORACAKTIR.
ALLAH DOLABINDA ASILI OLAN ELBİSELERİN SAYISINI SORMAYACAKTIR, İHTİYACI OLAN KAÇ İNSANI GİYDİRDİĞİNİ SORACAKTIR.
ALLAH NE KADAR PARA KAZANDIĞINI SORMAYACAKTIR, NE KADARINI ALIN TERİYLE KAZANDIĞINI,NE KADARINI İHTİYACI OLAN İNSANLARA VERDİĞİNİ SORACAKTIR.
ALLAH HANGİ MESLEĞİ EDİNDİĞİNİ SORMAYACAKTIR, İŞİNİ EN DOĞRU ŞEKİLDE YAPIP YAPMADIĞINI SORACAKTIR.
ALLAH KAÇ ARKADAŞININ OLDUĞUNU SORMAYACAKTIR, SENİN KAÇ KİŞİNİN ARKADAŞI OLDUĞUNU SORACAKTIR.
ALLAH HANGİ MÜHİTTE OTURDUĞUNU SORMAYACAKTIR, KOMŞULARINLA NASIL GEÇİNDİĞİNİ SORACAKTIR.
ALLAH RUHUNU TESLİM ETMENİN NEDEN BU KADAR UZUN SÜRDÜĞÜNÜ SORACAKTIR. NEDENİN GEÇERLİYSE ALLAH SENİ CENNETTEKİ SEVGİ DOLU EVİNE YÖNLENDİRECEKTİR, CEHENNEMİN KAPISINA DEĞİL
ALLAH BU YAZIYI KAÇ KİŞİYE GÖNDERDİĞİNİ SORMAYACAKTIR, GÖNDERMEYE UTANIP/UTANMADIĞINI SORACAKTIR |
|
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
6/6/2007 - İMAN -2- |
B. MELEK İNANCI
İslam dinine göre Yüce Allah'ın varlığına ve
birliğine inanan insan onun Kuranıkerim'de haber
verdiği varlıklara da inanmalıdır. Meleklerin
varlığı da kutsal kitabımızda açıkça söz konusu
edilir. O halde Müslüman bir kimsenin meleklere
de inanması gerekmektedir. Bu husus, imanın
şartlarından biridir.
Melekler gözle görme olanağımız olmayan nuranî
varlıklardır. Onların mahiyetini, nasıl
olduklarını en iyi bilen, Yüce Allah'tır. Zira
o, bilgisi ve sonsuz kudreti ile, bizim
dışımızda küçük büyük, görünen ve görünmeyen pek
çok varlık yaratmıştır, iste melekler de bu
varlıklar içerisinde gözle görme veya diğer duyu
organlarımızla algılama imkanından yoksun
olduğumuz varlıklardır.
Melekler, insanlar gibi seçme hakkı olan
varlıklar değildir. Yaptıklarından sorumlu
tutulmalarını gerektirecek bir irade, yapma ya
da yapmama serbestliğine sahip değildirler.
Onlar Allah'ın emrettiği isleri yerine
getirirler Onun dışında bir şey yapmazlar. Bu
nedenle sorumlulukları da yoktur. Günah
islemezler Asla, Allah'ın emirlerinin dışına
çıkmazlar.
Ayrıca Yüce Allah bunu Kuranıkerim'de "... Asıl
iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a ahiret
gününe, meleklere. Kitaplara ve Peygamberlere
inanır. ..." şeklindeki ifadesiyle, bir iyilik
olarak nitelemektedir. Yani meleklere inanmak,
iyilik olması sebebiyle ahlakî bir prensip
özelliği de taşımaktadır. Kutsal kitabımız
Kuranıkerim'den meleklerin insanlara hem müjde
hem de yardım edici olduklarını öğreniyoruz.
Melekler, insanların yararına ve iyiliğine olan
şeyleri isterler, insanlar için Allah'tan rahmet
ve bağış dilerler.
Meleklerin özellikleri.
Nurdan yaratılmışlardır. Yemezler, içmezler,
erkeklik ve dişilikleri yoktur. Gözle
görülmezler, hızlı hareket ederler, günah
işlemezler, devamlı ibadet ederler, çeşitli
şekillere girebilirler
Cebrail
(as.)
Vahy meleği
Malik
(as.)
Cehennem meleği
Mikail
(as.)
Tabiat düzenleyicisi
Zebani
(as.)
Azap meleği
İsrafil
(as.)
Sur meleği
Kiramen Katibin
(as.)
Yazıcı melekler
Azrail
(as.)
Ölüm meleği
Münker Nekir
(as.)
Sorgu melekleri
Rıdvan
(as.)
Cennet meleği
Hamele-i Arş
(as.)
Arş'ın taşıyıcıları
C. KİTAP İNANCI
İslam’ın inanç esaslarından biri de kitaplara
inanmaktır. Yüce Allah'a ve meleklere inanan bir
kimse ilahî kitaplara da inanmakla yükümlüdür
Kutsal kitabımız Kuran-ı kerim, dört ilahî
kitaptan bindir. Diğerleri; Tevrat, Zebur ve
İncil'dir. Bizler Müslüman olarak tüm ilahî
kitaplara ve bu kitapların Allah tarafından
gönderildiğine iman ederiz. '" Yüce Allah bu
kitapları göndererek insana olan ilgisini
göstermiş ayrıca insanların ilahî ilkelere
uyarak olgunlaşmasını amaçlamıştır.
Kutsal kitaplar bizim için vazgeçilmez bir
ihtiyaçtır. Bu kitaplar, bize nasıl
yasayacağımızı, insanlarla uyumlu geçinmenin
önemini ve güzel ahlak sahibi olmanın yollarını
öğretir. Kitaplar aynı zamanda nelere, nasıl
inanacağımızı ve ne şekilde ibadet edeceğimizi
de bildirir. Bu yüzden Allah'ın kitaplarında
yer alan emir ve yasaklar, insanların iyiliği,
huzur ve mutluluğu için yazılmış birer reçete
gibidir.
Kitap:Sistemli ve hacimli eserlerdir.
Suhuf:Sadece belli konuları içeren eserlerdir
KENDİNE KİTAP VE SUHUF VERİLEN PEYGAMBERLER
Tevrat
Hz.Musa
(AS)
Hz.Adem
(AS)
10 sayfa
Zebur
Hz.Davud
(AS)
Hz.Şit
(AS)
50 sayfa
İncil
Hz.İsa
(AS)
Hz.İdris
(AS)
30 sayfa
Kur'an-ı Kerim
Hz.Muhammed
(AS)
Hz.İbrahim
(AS)
10 sayfa
KUR'AN-I KERİMİN KONULARI
1-İnanç esasları
2-İbadetler
3-Dualar
4-Ceza ve mükafatlar
5-Ahiret ve evren ile ilgili konular
6-Geçmiş milletlerin hikayeleri
KUR'AN-I KERİMİN ÖZELLİKLERİ
1-Dili Arapçadır.
2-Sözü ve manasıyla mucizedir.
3-23 yılda parça parça inmiştir.
4-Peygamber zamanında yazılıp ezberlenmiştir.
5-Allah tarafından korunma sözü verilmiştir.
Kur'an-ı Kerimi diğer kitaplardan ayıran
özellikler
a-Dili Arapçadır.Başka dile meal olarak
aktarılır.
a-Başka dile tercüme edilebilir.
b-Sözü ve manasıyla mucizedir.
b-Sözü ve manasıyla mucize değildir.
c-23 yılda parça parça inmiştir.
c-Toplu olarak bir defada inmiştir.
d-Peygamber zamanında yazılıp ezberlenmiştir.
d-Peygamber zamanında yazılıp ezberlenmemiştir.
e-Allah tarafından korunma sözü verilmiştir.
e-Allah tarafından korunma sözü verilmemiştir.
f-Peygamberin hayatından ve ölümünden bahsetmez
f-Peygamberin hayatından ve ölümünden bahseder.
g-Bahsettiği konularda teferruata girmez
g-Bahsettiği konularda teferruata girer.
h-Kıyamete kadar insanların ihtiyacına cevap
verir.
h-Asıl metinleri bozulduğundan hükümleri
kalkmıştır.
Kitaplara imanın insana faydaları.
a-Allahın emir ve yasaklarını öğrenmek için,
b-Kötü davranışlar karşısında tembihle
davranışların düzeltilmesinden dolayı,
c-İslamın emir ve yasaklarını , ibadetler
konusunu belirttiğinden dolayı,
d-Geçmiş milletlerin başından geçen olaylardan
ibret alınması için,
e-Allahın kabul edeceği duaları içerdiğinden,
f-Ahirete dair ve gelecek ile ilgili bilgiler
içerdiğinden insanlara fayda sağlar.
Kur'an-ı Kerim'in Yazılması ve Mushaf Haline
Getirilmesi
Kur'an ayetleri geldikçe Peygamberimiz (s.a.s.),
vahiy katiplerini çağırır, ayetleri hangi
surenin, neresine yazılacağını gösterirdi. Vahiy
katipleri de gösterildiği gibi yazarlardı. Nazil
olan ayetleri Ashab-ı Kiram okur ve birçoğu da
ezberlerdi. Böylece Kur'an-ı Kerim,
Peygamberimizden günümüze dek hem yazılarak, hem
de ezberlenerek muhafaza edilmiştir.
Peygamberimizin sağlığında ayetler inmeye devam
ettiği için Kur'an'ın yazıldığı sahifeler Mushaf
haline getirilememişti. Kur'an, vahyin sona
ermesiyle tamam oldu.
Peygamberimiz (s.a.s.) in vefatından sonra
Halife olan Hz. Ebu Bekir, ashabın ileri
gelenlerinden bir komisyon kurdu. Halife Hz.Ebu
Bekir zamanında bir savaşta 70 e yakın hafızın
şehit olması sonucu Hz. Ömer’in teklifiyle
Kur'an ayetleri Zeyd b. Sabit başkanlığındaki
bir komisyon tarafından bir araya getirildi ve
tekrar yazıldı .Kur'an sahifelerinin bir araya
toplanarak kitap haline getirilmiş şekline
"Mushaf" denir.
Hz.Osman zamanında Arap kabileleri arasında
lehçe farklılıkları sebebiyle Çıkan
anlaşmazlıklar neticesinde 7 adet çoğaltılarak
belli merkezlere gönderildi.
Kur'an-ı Kerim'e Karşı Görevlerimiz
1) Her Müslüman, Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın sözü
olduğunu bilmeli ve tecvit kurallarına uygun
olarak Kur'an'ı yanlışsız okumalıdır.
2) Kur'an-ı Kerim'i abdestli olarak eline alıp "Eûzü-besmele"
ile okumaya başlamalıdır. Kur'an'ı okurken
mümkünse kıbleye karşı dönmeli ve son derece
edepli, saygılı olmalı ve anlamını öğrenmeye
çalışmalıdır.
3) Kur'an-ı Kerim, temiz yerlerde okunmalı;
başka işlerle meşgul olup, dinlemeyen kimselerin
yanında ve pis yerlerde okunmamalıdır.
4) Kur'an-ı Kerim, yüksek ve temiz yerlerde
bulundurulmalı, hürmetsizlik sayılacak yerlere
konulmamalıdır.
5) Kur'an'ın yap dediklerini yapmalı, yapma
dediklerinden sakınmalı, Kur'an'ın ahlak
ilkelerine uygun hareket etmelidir.
Kur'an Okumanın Fazileti Hakkında
Peygamberimizin Mübarek Sözleri:
"Sizin en hayırlınız, Kur'an-ı öğrenen ve
öğretendir."
"Kim Allah'ın kitabı Kur'an'dan bir harf okursa
onun için bir sevap vardır. Her sevabın
karşılığı da on kat verilecektir."
"Kim Allah'ın kitabı Kur'andan bir ayet
dinlerse, ona kat-kat sevap verilir. Kim de
Allah'ın kitabından bir ayet okursa kıyamet
gününde kendisine nur olur."
"Kur'an okuyunuz. Çünkü o, kıyamet günü
okuyanlara şefaat edecektir."
"Kim Kur'an-ı Kerim'i okur ve onunla amel
ederse, kıyamet günü onun anne ve babasına öyle
bir taç giydirilir ki, onun aydınlığı dünyada
evlere vuran güneş ışığından daha parlaktır.
Artık siz bununla amel edenin sevabını hesap
edin."
Ç. PEYGAMBER İNANCI
islam dininde yer alan inanç esaslarından bir
diğeri de Peygamberlere inanmaktır.
Peygamber sözlükte; "haber getiren1' anlamına
gelir. Tanım olarak peygamber; Yüce Allah'ın
emir ve yasaklarını, haber ve hükümlerini
insanlara bildirip açıklamak üzere, insanlar
arasından seçip görevlendirdiği elçi demektir,
Kur'an'da peygamber yerine resul ve nebi
kelimeleri kullanılır.
Peygamberlik, Allah tarafından verilen yüce bir
görevdir. Allah'ın bir lütfudur. İnsanlar,
çalışıp çabalamakla her makam ve mevkiye
yükselebilirler, fakat peygamber olamazlar.
Zaten bu yol, Sevgili Peygamberimiz Hz,
Muhammed ile kapanmıştır. Anık başka bir
peygamber gelmeyecektir. Bu husus Kur’ an 'da
söyle belirtilir:
"Muhammed... Allah'ın resulü ve peygamberlerin
sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla
bilendir.»
Peygamberler insanlar arasından seçilip
görevlendirilmiş kimselerdir. Onlar da bizim
gibi bir kuldur. "Şehadet ederim ki Muhammed
Allah' ın kulu ve elçisidir." şeklindeki
ifadeyle bunu açıkça dile getiririz. Bu sözle,
onların da bizim gibi bir insan olduklarım,
doğup büyüdüklerini, yaşadıklarını ve sonra da
eceli geldiğinde Allah'ın rahmetine
kavuştuklarını kabul etmiş oluruz. Ancak
peygamberlerin diğer insanlardan ayrıldıkları
bir husus vardır, O da Allah'tan vahiy
almalarıdır.
İnsanları Allah'a inanmaya ve yararlı isler
yapmaya çağıran Peygamberler gerektiğinde,
inkarcıları ikna için mucizeler de
göstermişlerdir. Ancak İslam'da önemli olan
aklım kullanıp, evrendeki uslun uyum ve işleyiş
hakkında düşünmek, bunun bir yaratıcısız
olmayacağının bilincine varıp bir mucize
olmaksızın inanmaktır.
insanlar, kendi aralarından görevlendirilen
peygamberlere tabiî olarak muhtaçtır. Çünkü
manevî olgunluğa ve tüm insanların yararını da
koruyup gözetecek erdemli davranışlara
yönetebilmek peygamberlerin örnekliğiyle çok
daha kolaydır,
insan yaşamının ahlakî ilkelere uygun bir
şekilde devamı açısından peygamberlerin büyük
önemi vardır. Çünkü onlar, doğrulukları
güvenilir oluşları ve ahlakî yücelikleriyle tüm
insanlar için en güzel örnektirler.
Rasul: Kendisine Kitap ve şeriat verilmiş
Peygamberlerdir.
Nebi: Kendisine Kitap ve şeriat
verilmemiş,kendisinden önceki peygamberlerin
kitabıyla amel eden peygamberdir.
Peygamberlere Olan İhtiyaç
Peygamberler insanlara yol gösterici olarak
gönderilmiştir. İnsanların böyle yol
göstericilere ihtiyacı vardır.
Çünkü: insanlar kendi akılları ile Allah'ın
varlığını anlayabilirlerse de O'nun yüksek
sıfatlarını kavrayamazlar. Allah'a nasıl ibadet
edileceğini, Ahiret hayatını ve burada kimlere
mükafat verileceğini, kimlerin ceza göreceğini,
dünya ve ahiret mutluluğunun nasıl
kazanılacağını bilemezler.
İşte, bu gerçekleri insanlara öğretmek, dünya ve
ahirette mutlu olmanın yollarını göstermek için
Yüce Allah Peygamberlerini görevlendirmiştir.
Peygamberlerin Özellikleri
Peygamberler, her türlü ahlak güzelliğine sahip
örnek insanlardır. Onlarda bulunması gereken
bazı özellikler şunlardır:
1– Sıdk: Doğruluk demektir. Peygamberler son
derece doğru insanlardır. Asla yalan
söylemezler. Oldu dedikleri
olmuştur, olacak dedikleri zamanı gelince
mutlaka olacaktır.
2– Emanet: Güvenilir olmak demektir.
Peygamberler her hususta güvenilir kimselerdir,
emanete asla hıyanet etmezler.
3– Fetanet: Akıllı ve uyanık olmak demektir.
Peygamberler akıllı, uyanık ve yüksek zeka
sahibidirler.
4– İsmet: Günah işlememek demektir. Peygamberler
gizli ve açık hiçbir şekilde günah işlemezler.
5– Tebliğ: Bildirmek demektir. Peygamberler
Allah'tan aldıkları dinî hükümleri olduğu gibi
hiçbir değişiklik olmadan insanlara
bildirmişlerdir.
Kur'an-ı Kerim'de Adları Geçen Peygamberler
İlk peygamber Hz.Adem (a.s.), son peygamber
bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir.
Bu ikisinin arasında birçok peygamber gelmiştir.
Peygamberlerden yirmi beş tanesinin ismi Kur'an-ı
Kerim'de geçmektedir. Ancak peygamberlerin
sayısı çok daha fazladır. Biz, Kur'an-ı Kerim'de
ismi geçen peygamberler ile birlikte sayılarını
ancak
Allah'ın bildiği diğer peygamberlere de hiçbir
ayırım yapmadan inanırız.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
6/6/2007 - İMAN -1- |
İMAN Güvenme, verilen bir habere kalbten inanma, haberi getireni tasdik etme; bir şeye tereddüde düşmeksizin inanma; Allah'a, ondan başka îlâh olmadığına, Hz. Muhammed (s.a.s)'ın Allah'ın kulu ve Resulu olduğuna, Allah'ın meleklerine, kitaplarına, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına inanma (Buhârî, iman, 37; Müslim, iman, 1, 5, 7; Ebû Dâvud, sünne, 15). "İman" kelimesi; Arapça'da "if'al" vezninde olup, aslı "emn" kökünden gelir. Dillere göre, korkunun zıddı olan "emn-ü emân=emniyet, güven" manasında, "âmene" fiilinin masdarıdır. Kelimenin aslı "emn" de "emân" idi. Başına "elif" gelince, "e'mene" oldu; sonra arapça gramer kaidesine göre "imân" okundu. Kelimenin başındaki "hemze" Arap diline göre "ta'diye" için "geçişli" olursa, "eman vermek, emin kılmak" manasına gelir ki; "esmâüllah = Allah'ın isimleri"nden olan "Mümin" bu manadan alınmıştır. Sayrûret (olmak) için kullanılırsa, iman; "emin olma, kalbi güven ve sükûna kavuşturma" manasına gelir. Buna lisanımızda "inanma" denir. Bütün dilcilerin örfünde imanın hakikati; "mutlak tasdik"dir. Yani, bir şahsa, bir habere veya bir hükme, kesin olarak ve gönülden gelerek inanmak, onu doğrulamak, sözünü doğru kabul etmektir. Tasdik eden, tasdik ettiği şahsı tekzip edilmekten emin kılmış veya bizzat kendisi yalandan emin ve mutmain olmuştur. İman kelimesi, ya "âmenehu" da olduğu gibi doğrudan, veya "âmene bihi" ve "âmene lehu" da olduğu gibi, (be) veya (lâm) ile mef'ul alır. (be) ile olursa, "İkrar ve itiraf"; (lâm) ile olursa, "iz'an ve kabul" manası ifade eder (Râgıb el-isfahanî: El-Mutredâd; Asım Efendi, Kamüsü'l-Mühit tercemesi, İstanbul 1272 H., III, 593-594; İbn-i Manzur, Lisânü'l-Arap, Bulak Mısır 1303, XVII 160-163). Bu esasa göre sözlükteki iman, mantık ilmindeki "tasavvur"un karşılığı olan "tasdik" ten ibaret olup, kavramındaki iki unsur vardır: Biri "bilgi=marifet" unsuru; diğeri, irade ve ihtiyar (kesb)" unsuru. Çünkü, önce neye, niçin ve nasıl inanılacağı bilinmeden, bir şeye iman ve onu tasdik mümkün olmaz. Bu yönden "marifet" unsurunun rolü açık; imanın akıl, fikir, düşünce ve nazar ile ilgisi aşîkârdır. İrade ve ihtiyar unsuru ise, bilinen bir şeyin tasdik edilerek iman haline gelmesi, terim ifadesiyle "iz'an ve kabulü" için şarttır. Diğer bir deyimle; bilinen ve iman konusu olan husus, baskı ve korkudan uzak, samimi bir gönülle içten benimsenmeli, tam bir teslimiyet ile kabul ve itiraf edilmelidir. O halde imanda; bilgiye dayanan iradeli bir tasdik, kesb ve ihtiyar lâzımdır. Her şeyi çok iyi bilen şeytanın kâfir sayılması, bu ikinci unsurun bulunmamasındandır. O halde, yalnız "marifet" ile iman olmaz. Çünkü kesb ve ihtiyar olmadan kalbde hasıl olan şey, tasdik değil, marifettir. Zira bir bilginin. imanda aslolan "tasdik" derecesinde sayılabilmesi için onda, irade ve ihtiyara dayanan kalp rızası ve teslimiyet şarttır. Ancak, tasdikte aranan iz'an'ın, "itikad-ı câzim" denilen kesin olarak yakîn ifade etmesi şart koşulmadığından; "zann-ı gâlib" denilen avam müslümanların tasdiki, yani "mukallidin imam" Ehl-i Sünnete göre kâfi ne makbul sayılmıştır. Bu gibi tasdiklere "iman-ı hükmî" denir. Aklı ve naklî delillere dayanarak elde edilen kuvvetli imana ise, "tahkîki iman" adı verilir. Bu yola (delil ve istidlâle) gücü yettiğince başvurmak farz olduğundan, bunu terkeden bir mü'min günahkâr olur (bk.Ali Arslan Aydın, İslâm İnançları (ilm-i Kelâm), İstanbul 1984, I, 148-150). Tasdikin Derece ve Türleri: Mutlak tasdikin derece ve türleri vardır. Her tasdik, meselâ, "Allah'a iman ettim", "Hz. Muhammed (s.a)'e, Kitabullah'a ve ahirete inandım" cümleleri, ayrı ayrı kariyeler (önermeler) olarak farklı hükümler ifade eder. Her birinde tasdik ve hüküm bulunan bu iman nevileri, taalluk ettiği şeylere göre çeşitli manalara gelmekte, hepsi de, "kabul ve itiraf" manası ifade etmektedir. Tasdikte aslolan, söylenen sözün veya haberin doğru ve sâdık olmasıdır. Sözün sadık olması ise, verilen hükmün sadık olmasında, yani o hükmün gerçeğe mutabık olmasındandır. Mutabık ise, o hükmün doğru ve sadık; değilse, yalan ve yanlıştır. Tasdik edilerek inanılan şey, görülen ve bilfiil mevcut olan bir şey ise, bu tasdike "tasdik-i şuhûdî"; gözle görülmediği halde, varlığına delâlet eden bir delil veya eser vasıtasıyla biliniyorsa, bu gibi tasdiklere de "tasdik-i gaybı" denir. Bu yönden, imanın içerdiği mutlak tasdik, dilciler nazarında; a) Ya kavlî, yani sözle, b) Veya fiilî, yani iş ve amel ile olur. Kavlî olan da, biri kalbî (kalp diliyle), diğeri de lisanî (dil ile) olmak üzere iki türlüdür. O halde, dilcilere göre tasdikin üç türü ve derecesi vardır. Bunlar; a) Kalb ile yapılan tasdik: Bir kimsenin herhangi bir şahsı veya hükmü kalbiyle kabul ve itiraf etmesidir. b) Bizzat dil ile yapılan tasdik: Bu da, insanın, inandığı şeyin hak ve gerçek olduğunu başkası duyacak şekilde söyleyip ilân etmesidir. Dil ile yapılan bu tasdik de iki türlüdür: a) Hakîkî, b) Zahirî, Hakîkî anlamda; dil ile ikrar edilen, kalb ile de tasdik edilir. Yani dil ile kalb tasdikte birleşir. Böyle bir tasdike sahip olan kimse, hakîkaten inanmış bir "mü'min"dir. Zâhirî alanda ise dil ile tasdik olunan şey, kalp ile tekzip olunur. Yani dili ve zahiri başka, kalbi ve batını başkadır. Kalbi, dilinin söylediğini inkar ve reddetmektedir. Bu gibi zahiri tasdik sahiplerine, dinî literatürde "münafık" adı verilir. Bunlar zahiren mümin; hakîkatta ve Allah katında kafir sayılırlar. c) Organlarla yapılan fiili tasdik: Söylenen sözün gereğini bilfiil ima etmek süretiyle yapılan tasdik şeklidir ki, bunun makbul olanı; işlenen fiilin, hem dil, hem de kalp ile yapılan bir tasdike dayanmasıdır. Şayet yalnız dil ile ikrarın eseri ise, yapılan iş, riyadan başka bir şey değildir ve nifak alametidir (Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, I, 179). İslam Istılahında İmanın Manası, Hakîkati ve Rükûnleri İslami ıstılah olarak "iman", Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'in Allah (c.c.) tarafından getirdiği kesin olarak bilinen haber, dini esas ve hükümlerin doğru ve gerçek olduğuna tereddütsüz inanmak, bunların tamamını iz'an ve kabul ile tasdik ve itiraf etmektir. Yani Allah'a, Hz. Muhammed'in son Peygamber olduğuna ve "Zarûrât-ı diniyye" diye bilinen İslâmî esaslara, hükümlere ve haberlere, kesin olarak inanmak, tamamını kabul ve itiraf etmektir. Zarûrât-i diniyye; Peygamberimizden tevâtür yoluyla naklolunan ve aklî delile muhtaç olmadan bilinen; Kur'an'ın Allah kelâmı olduğu, ölümden sonra dirilmenin ve âhiret hayatının hak olduğu; namaz, oruç, zekât ve Hac gibi ibadetlerin farz; zinanın, şarabın, faizin, adam öldürmenin ve yalan söylemenin haram olduğu gibi İslâmî esas, hüküm ve haberlerdir. Kesinlik ifade eden bu gibi dinî esaslara her müslümanın tereddütsüz inanması gerekir. Bu bakımdan, dini terim olarak iman, taalluk ettiği şeylerin arzettiği hususiyet bakımından daha özel, dilciler nazarında ise daha genel ve şümullüdür. İman hakîkatta bir kalp ve vicdan işi olduğuna göre; dilciler nazarında da, dinî ıstılahta da aslolan, imanın hakîkatında bulunması gereken tasdiktir. Fakat, bu tasdik ve itirafın masdarı, kaynağı nedir? İmanın hakîkatını teşkil eden hükümler nelerdir? Yalnız kalp midir? Yalnız dil midir? Veya her ikisi birden midir? Yoksa bu ikisine ilaveten, azalarla yapılan işler, salih ameller midir? İşte bu hususta İslâm âlimleri arasında görüş ayrılığı vardır. Bundan dolayı birçok itikadi mezhep ortaya çıkmıştır. a) Ehl-i Sünnet'ten bazılarına göre şer'î iman; Hz. Muhammed (s.a.s)'in Allah Teâlâ'dan getirdiği kesin olarak bilinen şeylerin hepsinin doğru ve gerçek olduğunu kalp ile tasdik ve dil ile ikrar etmektir. Bu tarife göre imanın; biri tasdik diğeri ikrar olmak üzere iki rüknü vardır. Ancak, bu rükünler aynı seviyede birer aslî rükün değildir. Çünkü bunlardan "kalp ile tasdik", hiçbir mazeret karşısında vazgeçilmeyen "aslî rükün"dil ile ikrar ise, dilsizlik ve ölüm tehlikesi gibi zarûrî haller karşısında vazgeçilebilen ve vücubu sakıt olan "zâid rükün" dür. Aslî rükün sayıları kalb ile tasdik zâil olduğu anda, o kimse imandan çıkar ve kâfir olur. Çünkü her halükârda tasdiksiz iman olmaz. Ancak ölüm tehdidi karşısında diliyle ikrar etmeyen bir kimse, kalbi samimi tasdik ve imanla dolu olduğu için imandan çıkmaz ve kâfir olmaz (en-Nahl, 16/106). "Kavl-i Meşhur" olarak şöhret buları bu mezhebi, bazı Ehl-i Sünnet Kelâmcıları, Hanefi imamlarından Şemsü'l-eimme es-Serahsî, Fahru'l-İslâm Pezdevî ve diğer Hanefi fakihleri benimsemişlerdir. Hatta İmam-ı Âzam'ın da bu görüşü tercih ettiği rivayet edilmiştir (Fıkh-ı Ekber Aliyyu'l-Kâri Şerhi, s. 76-77; Şerhu'l-Makâred, II, 182, Şerhu'l-Akâidi'n-Nesefiyye, s. 436438). b) Ehl-i Sünnet'ten "cumhuru muhakkikîn" e göre şer'î iman; inanılması gerekenleri kalb ile tasdikten ibarettir. O halde şer'; imanın yegane rüknü, kalb ile tasdiktir. Kalbinde böyle tereddütsüz bir tasdik bulunan kimse, gerçekte ve Hak Teâlâ indinde mümindir. Dil ile ikrar etmek ise, imanın aslî veya zâid bir rüknü, yani imandan bir cüz değildir. Fakat, kalble bulunan tasdike, ancak dil ile ikrar edilmesi halinde vakıf olunabileceği, aksi halde mü'min midir, değil midir? bilinemeyeceğinden, dünyevî ve hukûkî hükümleri tasdik edebilmek için, dil ile ikrar şart koşulmuştur. Bu esasa göre, kalbiyle gerçekten tasdik edip de, bunu diliyle ikrar etmeyenler, dünyada müslüman sayılıp dini ahkâm kendilerine uygulanmasa bile, Allah Tealâ katında mü'min sayılırlar. Dini nasslar bu görüşü daha fazla desteklemektedir: "Allah işte bunların kalbine imanı yazdı" (el-Mücadele, 58/22); "İman henüz kalblerine girmedi" (el-Hucurât, 49/14 ve en-Nahl, 16/106 gibi). İmam Ebu Mansur el-Maturîdi'nin tercihi de budur. Özellikle, İmam Ebu'l-Hasan el-Eş'ârî ile İmamu'l-Haremeyn el-Cüveynî ve İmam Fahru'd-Din er-Râzî bu görüştedirler (Ali Arslan Aydın İslâm İnançları, I, 164-165). c) Selef Uleması ile, Hadis âlimlerinden birçoğu ise rivayete göre, İmam Mâlik, İmâm Şâfiî ve İmam Ahmet (r.a)'a göre Şer'î İman; "İkrarın bil lisan, tasdikun bil cenan ve amelün bil erkân"dır. Yani, "dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve rükünlerle amel" Fakat bu görüşe sahip olan Selef Uleması ve bazı mezhep imamları, ameli terk eden kimseleri "fâsıkâsî" saymışlarsa da, bu gibilerin imandan çıkarak kafir olacaklarına hükmetmemişlerdir. Ayrıca, abid ve zahid müslümanlara tatbik edilmekte olan dini ahkâmın, ameli terkeden fâsıklara da uygulanacağını söylemişlerdir. Nitekim tatbikatta hep böyle olagelmiştir. Bu zevata göre şer'î imanın hakîkatı iki şekilde mütâlaa edilmektedir. Biri; er geç Cennete girme imkânını sağlayan iman esasıdır ki, bu kalp ile tasdikle veya tasdikle beraber dil ile ikrar ile tahakkuk eder. Diğeri ise, müslümanı cehennemin azabından koruyan ve ebedî saadete erdiren "Kemâl-i iman", yani imanın kâmil olmasıdır. Şüphe yoktur ki amel, yani dini emir ve esaslara uyarak yasaklardan kaçınmak, imanın kemalinden olup, onun güzel bir semeresi ve beklenen meyvesidir. Sonuç olarak, yukarıdaki tarif gerçekte, "imanın aslını ve hakikatı"nın değil, "kemâl-i iman" yani iman olgunluğunun tarifidir. Bu bakımdan, Selef ve bazı hadisçilerin görüşü, Mu'tezile ve haricilerin katı görüşleriyle ilgili olmayan makul ve makbul bir görüştür (Ali Arslan Aydın, a.g.e, I, 160-161 ve orada zikredilen ana kaynaklar). d) Havâriç ve Mu'tezile ise Şer'î imanın; dil ile ikrar ve kalp ile tasdik şartından başka, bunları amel ile tasdik etmek olduğunu iddia etmişlerdi. Bunlara göre imanın hakikatı hem "fiil-i kalp, hem fiil-i lisan, hem de fiil-i cevârih" dir. Yani Şer'î imanın "üç rüknü" vardır. Bunlar; Resulullah'ın Allah Teâlâ'dan vahy ile telakki edip tebliğ ettiği ilâhî esasları ve şer'î hükümleri; "a) Kalp ile tasdik, b) Dil ile ile ikrar, c) Azalarla tatbik etmek"tir. O kadar ki, bu üç rükünden birine sahip bulunmayan; meselâ kalbiyle tasdik, diliyle ikrar ettiği halde, bunlarla amel etmeyen bir kimse, mümin sayılmaz. Bu şahıs, Haricîler nazarında "kafir", Mu'tezile nazarında ise, "ne mümin ne de kafirdir", fakat imanın hakîkatından olan bir cüz'ü, yani ameli terkettiği için "fâsık" sayılır. Bu esasa göre Mu'tezile, "günâh-ı Kebâûr" den, yani büyük günahlardan birini işleyen veya "vâcipler"den birini terkeden kimseyi mümin olarak kabul etmez. Bu gibiler için meşhur "el-Menziletü beyne'l-menzileteyn" tezini ileri sürer, bunların Cennet ile Cehennem arasında bir yerde kalacaklarını iddia eder. Bu görüşlerini isbat için bir çok nassları te'vil eder. Bu mesele, Ehl-i Sünnet'in red ve cerhettiği Mutezilenin beş ana prensibinden biridir. Hâricîlerin ki ise; siyâsî esasa dayanan, son derece kat bir iddia olup, mesnetsiz ve akl-ı selimden uzaktır. Bu müfsit görüşün karşısında "tefrid" sayılan diğer bir iddia ise, "Kerrâmiyye" adıyla anılanların şu görüşüdür: Şer'î imanın tek bir rüknü vardır. O da "tasdik-i kavlî" denilen "dil ile ikrar" dan ibarettir. Yani kalbiyle inandığı halde, bu inancını diliyle ikrar ve izhar etmezse, kimse, "mü'min değildir ama ölünce Cennete girebilir". Bu iddiaya göre, kalbleriyle inanmadıkları halde, diliyle inanmış gözüken münafıkların da mü'min olmaları gerekir. Halbuki bu gibilerin mü'min olmadıkları, Kur'an-ı Kerim'de açık olarak belirtilmiştir: "İnsanlardan öyleleri vardır ki; Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler; Halbuki onlar mü'min değillerdir" (el-Bakara, 2/8, bk. İmamu'l-Harameyn el-Cüveyni, Kitabu'l-İrşad. 396, Ali Arslan Aydın, a.g.e, 158-167 ve arada kaydedilen eserler ve aykırı görüşleri reddeden deliller). İcmali ve Tafsili İman: Ehl-i Sünnet'e göre -yukarda açıklanan- Şer'î iman iki surette teşekkül eder. İcmali veya tafsilî. Resulullah Hz. Muhammed (s.a.s.)'in tebliği ettiği dini esas ve ilâhî hükümlerin tamamına, tafsilat gözetmeden topluca inanmaya icmali iman denir. Bunun da en özlü ifadesi; "Allah'tan başka ilâh bulunmadığına ve Hz. Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna" kesin olarak inanmaktır. Bu iman, "Kelime-i Tevhid" ve "Kelime-i şehadet" diye bilinen kesin "Lâ ilâhe illallah, Muhammedu'r-Resulullah" demek ve bunu kalb ile tasdik etmekle olur. Bu, Şer'i imanın ilk mertebesi ve İslâm binasına girmenin ilk şartıdır. Çünkü bu cümlede, İslâm'ın iki ana rüknü ile bir kimsenin iman etmesi zorunlu olan dini hakîkatların esası ve özü toplu olarak vardır. Zira Allah Tealâ'nın yegane hâlık ve tek mabud; Hz. Muhammed (s.a.s)'in de Allah'ın Resulü olduğunu tasdik etmek, onun haber verdiği bütün dinî esaslara ve ilâhî hükümlere topluca inanmak demektir. Ancak, bu dinî hükümlerin tamamını tek tek hemen öğrenemeden, hepsine birden topluca iman edildiği için, bu tür imana "İcmali iman" denmiştir. Akıl ve baliğ olan (akıllı ve erginlik cağına gelen) her şahsa, "icmali iman"a sahip olmak şart ve farz ise de; mümine yarasan imanın bu ilk kademesinde ve İslâm'ın ana kapısında kalmayıp, dinin diğer iman ve ibadet esaslarını, amelî ve ahlâkî hükümlerini -gücü ve takati nisbetinde- öğrenmesi ve bunlara ayrı ayrı tafsili olarak iman etmesidir. Tafsili İmanın Dereceleri ve İman Esasları: Tafsili imanın birinci derecesi şu üç büyük esasa inanmaktır: a) Allah Teâlâ'nın varlığına, birliğine, yegane yaratıcı ve tek Ma'bûd olduğuna, b) Hz. Muhammed (s.a.s)'ın Allah'ın kulu ve son Peygamberi olduğuna, c) Ölümden sonra dirilmenin (ba'sü ba'de'l-mevt), ahiretin ve ahiret ahvâlinin (Cennet ve nimetlerinin, Cehennem ve azabının ve oradaki diğer gerçeklerin) hak ve gerçek olduğuna yakınen inanmaktır. Tafsili imanın ikinci derecesi; "Âmentü'de ifadesini buları altı iman esasına; Allah'a, Meleklerine, (bütün) kitaplarına, (bütün) peygamberlerine, ahiret gününe (ve ahiret ahvaline) ve kaza-kadere (hayır ve şerrin Allah'dan- O'nun yaratması ve takdiri ile olduğuna) kesin olarak inanmaktır. Bu esaslar, Kur'an-ı Kerim'de birçok ayetlerde belirtilmiştir (el-Bakara, 2/177, 285; en-Nisâ, 4/ 136). Hz. Ömer (r.a)'ın Peygamberimiz (s.a.s.)'den naklettiği meşhur "İman, İslâm ve İhsan" hakkındaki uzun hadisinde "Kaza ve Kadere iman" ayrıca zikredilmiştir. Bu hadis, -Sünen-i Ebû Dâvud hâriç- Kütübü Sitte'de mevcut olup, tevatür derecesine ulaşmıştır. Bu bakımdan bütün İslâm âlimlerince "Kaza ve Kadere İman", iman esaslarından kabul edilmiş, Ehl-i Sünnet mezhebinin ana kitaplarında yeralmıştır. İman Esasları: (bk. "Allah'a iman," "Meleklere iman", "Kitaplara iman ", "Peygamberlere iman," "Ahirete iman" ve "Kaza-kadere iman" maddeleri). Tafsili imanın üçüncü ve en yüksek derecesi, Resulullah Hz. Muhammed (s.a.s.)'in, Allah Teâlâ tarafından "Kitap" ve "Sünnet" ile tebliğ ettiği kesin olarak bilinen ilâhî esas ve hükümlerin tamamına ve her birine ayrı ayrı (murad-ı ilâhîye uygun olarak) iman etmektir. Daha açık bir deyimle; Allah kelâmı olduğu tevâtür yoluyla ve kesin olarak bilinen Kur'an ayetleri ile Peygamberimizin sahih hadislerinde zikredilen namaz, oruç, zekât ve hac gibi farz ibadetleri; adam öldürmek, zina etmek, içki içmek, yalan söylemek gibi haramları, hülâsa her türlü emir ve yasakları, iman. amel ve ahlâk esaslarını ve her biri ile ilgili dinî hükümleri gücü yettiğince öğrenerek bunların farz, vâcip, haram veya helâl olduklarını tasdik etmek ve hepsinin hak ve gerçek olduğuna ayrı ayrı iman etmek, İslâm'da tafsili iman derecelerinin en yükseğidir. Ancak, imanın bu derecesine ulaşabilmek, çok geniş ve etraflı bir ilim sahibi olmayı, yani aslî (itikadî) ve fer'î (fikhî amelî) bütün dinî esas ve hükümleri ayrı ayrı öğrenip, herbirine irade ve ihtiyar ile inanmayı gerektirir. Bu ise, ancak, bu nitelikte ilim ve iman sahibi olan âlimlere, din bilginlerine nasib olur. O halde tafsili imanın dereceleri, her müslümanın imkân ve yeteneklerine göre değişir. Gerçekte her şahıs, sahip olduğu ilim ve kabiliyet ile orantılı olarak mükellef ve sorumludur. Bu bakımdan, genel olarak herkes için farz kılman iman, imanın ilk derecesi sayıları "İcmali iman"dır. Zira, İslâm dairesine ancak bu ana kapıdan girilir. Ancak, bununla yetinilmeyerek, İslâm inançlarının ana unsurları olan iman esaslarını güç oranında öğrenmek, onlara tereddütsüz inanarak iman derecelerinde yükselmek her müslüman için gereklidir. Böyle olan kimseler, takvâ yollarında ilerlemiş, imanlarını kuvvetlendirmiş, olgunlaştırarak kemâle erdirmiş olurlar. İman ile Amel Arasındaki Münasebet: Yukarda verilen bilgilerden ve yapılan açıklamalardan anlaşıldığına göre; gerek dilciler ve gerekse Ehl-i Sünnet âlimlerinin cumhuru (büyük çoğunluğu) nazarında "imanın hakikatı"; Allah Teâlâ'nın varlığını ve birliğini (ulûhiyetini ve tevhidini), Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğini ve Allah'dan getirip tebliğ ettiklerinde sadık olduğunu kalp ile tasdikten ibarettir. Birçok ayet ve sahih hadisler, bu hükme sarahaten delâlet etmektedir. Nitekim Hak Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de, "iman" kelimesini daima insanların kalblerine isnat etmek suretinde ifade buyurmuştur: a. "İşte onlar o kimselerdir ki, (Allah) imanı kalblerine yazdı" (el-Mücadele, 58/22) b. "İman henüz kalblerinize yerleşmedi (hele bir yerleşsin)..." (el-Hucurât, 49/14). c. "... Kalbi iman ile (dolu ve) mutmain (müsterih) olduğu halde... " (en-Nahl, 16/106). Peygamberimiz (s.a.s) ise; "Lâ ilâhe illallah" demesine rağmen "kâfirdir" diye bir kimseyi öldüren Üsâme'ye; "Kelime-i Tevhid'i" söylediği halde, onu niçin öldürdün?" diye sormuş, "o bu sözü, kendisini ölümden kurtarmak için söyledi" cevabını alınca: "Onun kalbini yarıp ta (imanı var mı diye) baktın mı?" buyurmuşlardır (Tirmizî, Kader, 7; İbn Mace, Mukaddime, 13; Ahmed İbn Hanbel, II, 4). Aynı âlimlere göre "dil ile ikrar"da, yukarda belirtildiği gibi, imanın hakikatından bir cüz, ondan bir rükün olmayıp, bir kimsenin müslüman olduğunu bilmek ve ona İslâm'ın dünyevi ahkâmını tatbik edebilmek için zarurî görülen bir şarttır. İslâmî hükümlerle amel etmek, yani inanılan dinî hükümleri bilfiil tatbik etmek ise; Ehl-i Sünnet imam ve âlimlerinin çoğunluğu nazarında, imanın hakikatına dahil değildir. Bu hususa yukarda kaydedilen delillerden başka şu muhkem ayetler açık ve kesin olarak delâlet etmektedir: a. "Ey iman edenler; sizin üzerinize oruç (tutmak) farz kılındı" (el-Bakara, 2/183). Bu ve benzeri ayetlerde (bk. el-Bakara, 2/153, 187; Âlu İmrân 3/59; el-Enfâl, 8/20, 27; en-Nûr, 24/21; el-Ahzâb, 33/70; el-Cum'a, 62/9). Önce "iman edenler" diye hitap edilmiş, sonra müminlerin yapmaları ve yapmamaları gereken emir ve yasaklar bildirilmiştir. O halde olumlu veya olumsuz olan amel, imanın hakikatından olmayan, ayrı ve başka bir şeydir. b. "İman eden ve iyi (salih) amel isleyen kimseleri Cennetimize koruz" (en-Nisâ, 9/57). Bu ve benzeri ayetlerde (el-Bakara, 2/227; Yunus 10/9; Hûd, 11/23; Lokman, 31/8; Fussilet 41/8; el-Buruç, 85/ 11; el-Beyyine, 98/7; el-Ankebut, 29/7, 9, 58; el-Fâtır, 35/7; eş-Şûrâ, 42/22) salih amel imana atfediliyor ki; arapça gramer kaidesince, ancak manası başka olan şeyler birbiri üzerine atfedilir. Yani âtıf işlemi, "ma'tû" ile "ma'tûfun aleyh"in başka başka manada olmasını gerektirir. O halde amel, imandan başka olup, ondan bir cüz değildir. c. "Kim mümin olarak, iyi ve güzel amel işlerse..." (Tâhâ, 20/ 112). Bu âyet-i kerîmede amelin makbul olması, imanlı olma şartına bağlanmıştır. Meşrutun (yani amelin) şartta (yani imandan) dahil olmayacağı, bilinen kural gereğidir. O halde iman ve amel. ayrı ayrı şeylerdir. d. "Eğer müminlerden iki zümre birbirleriyle vuruşur, cenk yaparsa, aralarını bulup onları sulh ediniz..." (el-Hucurât, 49/9). Bu ayet-i kerimede; birbiriyle cenk yapan büyük günah sahipleri "mü'min" diye anıldığına göre; iman ile haram olan adam öldürme fiilinin dahi mümin bir şahısta birlikte bulunabileceği, dolayısıyla her cins amelin imandan ayrı ayrı ve ondan başka bir unsur olduğu gayet açık olarak bildirilmektedir. Bu ve benzeri ayet-i kerîmelerin sarahatına ilaveten, herbiri birer salih amel olan ibadetlerin Allah indinde makbul olabilmesi için, önce imanın (kalbdeki tasdikin) şart olduğunda, İslâm âlimleri arasında icma vardır. Bu bakımdan, kafirin yaptığı ibadetin bir değeri ve sevabı yoktur. Çünkü o, önce iman etmekle, sonra ibadet ve salih amelle mükelleftir. İnanmadan yapılan ibadetler, Allah katında makbul ve muteber değildir. Yukarda zikredilen delâleti katı dinî delillere ve ulemanın icmaına binaen; amelin, imanın hakîkatından ve aslından bir rükün olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. (Fazla bilgi için bk. Fıkh-ı Ekber, Aliyyu'l-Karî Şerhi, s. 80; Tefsîr-i Kebir, I, 249; Şerhu'l-Makâsıd, II, 187; Şerh-i Mevâkıf, c. III, s. 248). Her ne kadar imandan bir cüz ve rükün değil ise de, ikisi arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Çünkü ibadette ve salih amel (iyi ve güzel işler), sahibinin imanını olgunlaştırır. Allah Teâlâ'nın vadettiği ve Resulullah (s.a.s)'ın müjdelediği ebedî nimetleri ve rıza-i ilâhîyi kazandırır. O halde, kalbde bulunan iman nurunu parlatmak ve kuvvetlendirerek onu kemale erdirmek için Allah'a ibadet etmek, iyi ve salih ameller yapmak gerekir. Çünkü eseri dış hayatta ve toplumda görülmeyen bir iman, meyve vermeyen bir ağaç gibidir. Dinin de, dinin temeli olan imanın da bir hedefi ve bir gayesi vardır. Bu hedef, güzel ahlâk, insanlara faydalı olmak ve Allah'ın rızasını kazanmaktır. Allah Teâlâ'nın rızası ise, yalnız -bir kalp ve vicdan işi olan- iman ile değil; o imanın meyvesi olan ibadetle, salih amellerle ve güzel ahlâk sahibi olmakla, yani inanılan şeylerin icabını bilfiil yapmakla elde edilir. Esasen kalp ve gönül sahasından çıkmayan herhangi bir inancın, ameli ve hayatı bir kıymeti olamaz. Çünkü bu, imanı kalpte hapsetmekten ve ondan faydalanmamaktan başka bir şey değildir. Hakîki iman, insanı harekete getiren, sahibini iyiye, doğruya, salih amele götüren muharrik kuvvet olmalı; eseri hayata fiilen intikal ederek mümini ve çevresini aydınlatmalıdır. İşte bu da, inanılanı, hayatta tatbik etmekle, yani; Allah'a ibadetle, Salih amel adıyla anıları iyi ve doğru işler yapmakla ve güzel ahlâka ermekle olur. O halde, imansız olarak yapılan ibadet ve amel makbul değilse (ve nifâk alameti sayılırsa), amel ve ibadete sevketmeyen ve kalbde saklı kalan iman da kâfi değildir. Öyle ise, imanı kemâle erdirmek ve olgun bir hale getirmek için, Allah'ın emirlerine sarılmak, yasaklarından kaçınmak; yani salih amel lâzımdır. İşte ancak bu gibiler, Allah'ın rızasına ve sonsuz saadete ererler. Bunun içindir ki; amel imanın hakikatine dahil değil ise de; kemâlinden olduğunda şüphe yoktur. Bu bakımdan, yukarda belirtildiği gibi- Selef uleması, hadisçiler ve bazı mezhep imamları, ameli imandan, yani kemâlinden saymışlardır. Bu görüş, doğru ve isabetli bir görüştür. Kelime–i Tevhid Okunuşu: "La ilahe İllellah, Muhammedün Rasûlüllah." Anlamı: "Allah'tan başka tanrı yoktur. Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah'ın Peygamberidir." Kelime-i Şehadet Okunuşu: "Eşhedu en la ilahe illellah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh." Anlamı: "Ben şahitlik ederim ki, Allah'tan başka Tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah'ın kulu ve Peygamberidir." . İSLAM'DA İNANÇ ESASLARI İnanç kelimesi, "imanın" karşılığı olarak kullanılır. İman sözlükte; inanma, güvenme, gönülden bağlanma ve bir şeyin doğruluğunu kabul etme; terim olarak ise, dinin emir ve yasaklarına ve Kuranıkerim'de haber verilen hususların hepsine inanmak, anlamına gelir. Bu durum en genel ifadeyle Allah'a, meleklere. kitaplara peygamberlere, ahiret gününe, kadere, iyilik ve kötülüğün Allah'tan geldiğine, öldükten sonra dirilmenin gerçek olduğuna inanmak şeklinde özetlenebilir. Allah'ın çağrısına uyup ona inanmak, insanın nelere inanması gerektiği hususuna açıklık getirdiği gibi, nasıl ibadet edeceğini ve hangi ahlaki prensiplere sahip olacağını da öğretir. İslam dini insanın yararına gördüğü ilkeleri ortaya koymuş, kişileri» bunlara inanıp inanmamakta serbest bırakmıştır. İnsan vereceği kararı iyice düşünüp değerlendirerek ve kendi isteğiyle vermelidir. İslam akla hitap eder, prensipleri akla ve mantığa uygundur. Bu nedenle de aklı olan kimseleri muhatap alır. Bu özelliğe sahip olan kişiler de İslam’ı kabul edip etmemekte serbesttir Dinimiz bu noktada hiçbir zorlamaya izin vermez. Herkes istediği inancı seçmekte hürdür. İMAN: Sözlükte: Benimsemek,bağlanmaktır. Terim olarak:a)Maturidi:Allahın varlığını ve birliğini dil ile söyleyip,kalp ile tasdik etmektir. b)Eş'ari :Allahın varlığını ve birliğini dil ile söyleyip ,kalp ile tasdikten sonra amel etmektir. İnsandaki din duygusunun gelişimi "Her doğan çocuk tevhid inancı üzerine doğar.Sonra anne ve babası çocuğu yahudi ise yahudi ,hıristiyan ise hıristiyan, mecusi ise mecusi yapar." (hadis) a)İnsan inanç fikrini yaşadığı toplumda hazır bulur. b)Allah peygamberleri ile kendini tanıtır. İMANIN GEÇERLİ OLMASI İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR 1-İman korku ve ümitsizlik halinde olmamalıdır."Artık o çetin azabımızı gördükleri zaman,Allaha inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkar ettik dediler.Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir.Allahın kulları hakkında olan adeti budur.İşte kafirler burada hüsrana uğramışlardır." (Mü'min 84-85) Kul so nefesinde uğrayacağı azabı görür ve ondan sonra iman ederse ,imanı geçerli olmaz. 2-Mü'min inkara ve dini yalanlamaya alamet sayılan şeyleri yapmamalıdır.Örnek: Allaha inanıp peygambere inanmamak gibi 3-İslami hükümlerin hepsini bir bütün kabul etmeli , hiçbirinin yerine getirilmesinde çekinilmemeli,inat etmeli ,Allahın emirlerinden bazılarını kötü görmemelidir.Örnek: İçkinin haram oluşunu güzel görmemek gibi. 4-Mü'min Allahın rahmetinden ümitsiz,azabından emin olmamalıdır. A. ALLAH İNANCI İslam’ın inanç esaslarının başında Allah'ın varlığına, birliğine inanmak yer alır.Allah'a inanmak, onun kudretli, ustun ve her şeyi yerli yerince yapan bir yaratıcı olduğuna inanmak anlamına gelir. Çünkü Yüce Allah, her şeyi yoktan var etmiş ve bir düzen içinde yaratmıştır. Gerçekten de evrendeki varlıklara baktığımızda, örneğin dünyanın dönüşünde, güneşin, ayın ve diğer gezegenlerin hareketlerinde, yörüngelerinde seyredişinde bunu görebilmek mümkündür. Şüphesiz bu durum Allah'ın birliğinden kaynaklanmaktadır. Bugüne kadar elde edilen bulgular göstermektedir kir evren tek bir ustanın elinden çıkmış, uyumlu bir yapı gibidir. insan akıllı bir varlıktır. Aklını kullanarak Allah'a imanın gereğini kavrayabilir. İnsanın Allah'a gönülden inanıp bağlanabilmesi, yaratıcısının varlığı ve birliğini gönülden kabul etmesine bağlıdır. Gönülden kabul de bilgi ve araştırmaya bağlıdır. Allah inancının insan ve toplum üzerinde olumlu birçok etkileri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: a) Allah'a manan kişi, başta onun rızasını düşünür ve razı olacağı şeyleri yapar, razı olmayacağı şeyleri de yapmaz. b) Allah'a inanan kişi, Allah'ın her şeyi görüp bildiğine, hiçbir şeyin ondan gizli kalmayacağına inanır. Kötülüklere ceza, yararlı davranışlara ise mükafat verileceğini de bilerek, davranışlarını ona göre ayarlar. c) Allah'a inanan kişi, bela ve kötülüklere karşı sabır gösterir, ona güvenir ve dayanır Allah'a inanan kişi, her hususta sorumluluk sahibi olduğunu bilir insanların hakkına hukukuna tecavüz etmez, onlara karşı iyilik, cömertlik, yardımseverlik gibi güzel duygular içerisinde bulunur, Birlik, beraberlik, kardeşlik duygulan içerisinde hareket eder, insan haklarına saygılı olduğu gibi toplum düzeninin sağlanmasında da önemli bir rol oynar. Kendisini de insanları da mutlu etmeye çalışır. Kelime–i Tevhid Okunuşu: "La ilahe İllellah, Muhammedün Rasûlüllah." Anlamı: "Allah'tan başka tanrı yoktur. Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah'ın Peygamberidir." Kelime-i Şehadet Okunuşu: "Eşhedu en la ilahe illellah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh." Anlamı: "Ben şahitlik ederim ki, Allah'tan başka Tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah'ın kulu ve Peygamberidir." ZATİ SIFATLARI 1-VÜCUT: Var olmak demektir. 2-KIDEM: Başlangıçsız olmaktır. 3-BEKA: Sonsuz olmak. 4-VAHDANİYET: Zat ve Sıfatlarıyla birdir. 5-MUHALEFET-ÜN LİL HAVADİS: Yarattıklarına benzemez. 6-KIYAM Bİ NEFSİHİ: Var olmak için başkasına muhtaç değildir. SUBUTİ SIFATLAR 1-HAYAT : Canlıdır. 2-İLİM : Her şeyi bilir. 3-SEMİ' : Her şeyi işitir. 4-BASAR : Her şeyi görür. 5-İRADE : Dilemesi. 6-KELAM : Konuşması. 7-KUDRET: Her şeye gücü yetmesi. 8-TEKVİN : Her şeyi yaratır. FİİLİ SIFATLAR 1-Öldükten sonra tekrar diriltmek. 2-Hayır ve şerri yaratmak, 3-Doğruya ulaştırmak ve sapıklığa düşürmek, 4-Nimet vermek, 5-Peygamber göndermek. ESMA-İ HUSNA Esma-i Husna, Allah'ın güzel isimleri demektir. Bir ayet-i kerîmede:"En güzel isimler O'nundur (Allah'ındır)" (el-Haşr, 24) buyrulmaktadır. Diğer bir ayette de; En güzel isimlerin Allah'a ait olduğu belirtildikten sonra, bu isimlerle dua edilmesi tavsiye olunmaktadır (el-A'raf, 180). Allah'ın isimleri tevkifîdir. Yani, Allah hakkında ancak ayet ve hadîslerde zikri geçen ve söylenmesine izin verilmiş olan isimler kullanılabilir. Rastgele isim izafe edilemez. Esma-i Husna ile ilgili olarak Buharî ve Müslim'de: "Allah'ın 99 ismi vardır. Kim bunları ezberlerse (îman eder ve ezbere sayarsa) Cennete girer" buyrulmuştur. Tirmizî, İbn-i Hibban ve Hakim'in bu konudaki rivayeti ise, şöyledir:"Kim bunları (Esma-i Husna'yı) manalarını anlayarak sayar, bunlarla Allah'ı zikrederse Cennete girer." Hadîslerde zikri geçen 99 isim şunlardır: Allah, er-Rahman, er-Rahîm, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selam, el-Mü'min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbar, el-Mütekebbir, el-Halık, el-Bari', el-Musavvir, el-Gaffar, el-Kahhar, el-Vehhab, er-Rezzak, el-Fettah, el-Alîm, el-Kabıd, el-Basıt, el-Hafıd, er-Rafi, el-Muiz, el-Müzill, el-Basîr, es-Semi', el-Hakem, el-Adl, el-Latîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr, eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukît, el-Hasîb, el-Celîl, el-Kerîm, er-Rakîb, el-Mücîb, el-Vasi', el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd, el-Bais, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vacid, el-Macid, el-Vahid, es-Samed, el-Kadir, el-Muktedir, el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Ahir, ez-Zahir, el-Batın, el-Vali, el-Mütealî, el-Berr, et-Tevvab, el-Müntakim, el-Afüvv, er-Raûf, Malikü'l-Mülk, Zü'l-Celali ve'l-İkram, el-Muksit, el-Cami', el-Ganiyy, el-Muğni, el-Mani', ed-Darr, en-Nafi', en-Nûr, el-Hadi, el-Bedî', el-Bakî, el-Varis, er-Reşîd, es-Sabûr.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
6/6/2007 - TEMEL İSLAMİ BİLGİLER |
|
İslâm Dîni Nedir? İslâm dîni, Allah'ın, son peygamberi Hz. Muhammed (asm) vasıtasıyla bütün insanlara gönderdiği en son ve en mükemmel dindir. İslâm'ın gelmesiyle, diğer dinlerin hükmü sona ermiştir. İslâm dînini kabul eden kimseye Müslüman denir. İslâm'ın en son ve Allah katında yegâne mûteber din olduğu, Kur'an-ı Kerim'de şu şekilde belirtilir: "Bugün sizin dîninizi sizin için kemâle erdirdim. Sizin üzerinizdeki nîmetimi (lütuflarımı) tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçtim (yalnız İslâm'dan razı ve ondan hoşnûd oldum)".(el-Mâide, 3). "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, ondan [seçtiği dîni] kabûl edilmiyecektir ve o, âhirette hüsrâna [büyük zarara] uğrayanlardan [olacak]tır. "Allah katında yegâne [hak] din İslâmdır." (Âl-i İmrân, 19). İslâm'ın Dışındaki Dinlerin Geçerliliği Neden Kalkmıştır? Tarihin çeşitli devirlerinde insanlara ayrı ayrı peygamberler ve dinler yollayan Allah Teâlâ, son din olarak onlara İslâm'ı ve son Peygamber olarak da Hz. Muhammed'i (asm) göndermiştir. İslâm'ın gelmesiyle Yahudîlik ve Hıristiyanlık gibi eski dinlerin hükmü sona ermiştir. Bu, tıpkı, yeni bir kanun çıkınca, eski kanunun hükmünün yürürlükten kalkması gibidir. Allah'ın son dîni ve İlâhî Kanunu İslâm gelince, eski dinlerin ve ilâhî kanunların geçerliliği son bulmuştur. İslâm dışında kalan dinlerin yürürlükten kalkmasını gerektiren başlıca sebepleri şunlardır: 1 - Her şeyden evvel, eski dinler, yalnızca belli bir zamana ve belli bir muhîtin insanlarına hitab ediyorlardı. İslâm ise, topyekûn bütün insanlığa seslenmektedir.Dâveti umumî ve mesajı cihanşümuldür. 2 - Eski dinler, sadece kendi zamanlarının insanlarını muhâtab almışlardı. O zamanın insanlarının seciyeleri kaba ve mizaçları vahşete yakındı. İlimde, medeniyette, fikir ve anlayışta geri idiler. Ulaşım ve haberleşme imkânları, ibtidai bir haldeydi. Her bölgenin kültürü, inancı, örf ve âdetleri farklı farklıydı. Karşılıklı fikir ve kültür alışverişi de oldukça zayıftı. Bu yüzden, her muhîte ayrı ayrı peygamberler gelmesi, başka başka dinler gönderilmesi zarureti vardı. Zaman geçip insanlık ilim, fikir, kültür ve medeniyet yönünden büyük gelişmeler kaydedince, eski mahallî dinler artık insanların ihtiyaçlarına cevap veremez hale geldiler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da insanlara en son din olan İslâmiyeti gönderdi. İslâm dîni, 1400 yıl evvelki dünyanın insanından,bugünün ve yarının modern insanına kadar gelip geçen bütün insanlığa hitab edebilme özelliğinde olan bir dindir. Bu bakımdan, kıyamete kadar hükmü bâki ve geçerlidir. 3 - Eski dinlerin, zamanla, içlerine hurâfeler,bâtıl inançlar karışmıştır. Allah'ın birliğine îman esası, yani tevhid inancı kaybolmuştur. İslâm ise, hâlâ ilk günkü tazelik ve saflığı ile,bozulmadan durmaktadır. Netice olarak diyebiliriz ki: İslâm'ın dışında kalan dinler, geceleyin bir sokağı aydınlatan bir fener ve sokak lâmbası gibidir. İslâm ise, bütün dünyayı aydınlatan güneş hükmündedir. Güneş doğduktan sonra, artık sokak fenerine hiç ihtiyaç kalır mı? İslâm Dininin Özellikleri Nelerdir? İslâm dinini, sâir dinlerden ayıran belli başlı özellikleri şunlardır: 1 - İslâmiyet, her asra ve her insana hitab eder, getirdiği esaslar insanlığın bütün ihtiyaçlarına cevab verir. İslâm'ın bu cihanşümûl özelliğine Kur'an'da şu şekilde işaret olunur: "Ey Muhammed!(sav) Biz seni BÜTÜN İNSANLARA yalnızca müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik." (Sebe', 28). "Ey Muhammed!(sav) De ki: 'Ey insanlar, ben Allah'ın HEPİNİZ İÇİN GÖNDERDİĞİ Peygamberiyim'." (el-A'raf, 158). 2 - İslâmiyet kolaylıklar dînidir. İslâm'da insanlara yapamayacakları veya yaparken zorluk çekecekleri işler yüklenmemiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de İslâm'ın kolaylık prensipleri şu şekilde ifade edilir: "Allah, insanı ancak gücünün yeteceği işle mükellef tutar..."(el-Bakara, 285) "Rabbimiz, bize gücümüzün yetmiyeceği şeyi taşıtma..."(el-Bakara, 285). "Allah, sizin için kolaylık göstermek diler, zorluk çıkarmak istemez..."(el-Bakara, 185). Kur'an'da İslâm'ın kolaylıklar dîni olduğu bu şekilde açıklanırken Peygamberimiz de,(sav) bu hususta hadîs-i şeriflerinde şu prensipleri vaz'etmişlerdir: "Ben ancak âlemlere rahmet olarak gönderildim. Azâb için, zorluk vermek için gönderilmedim... "Allah Teâlâ, beni sıkıntı ve zahmet verici ve bunu arzu edici olarak göndermedi. Fakat Allah beni, muallim (öğretici, bildirici) ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi... "Dininizin en hayırlısı, en kolay olanıdır. Muhakkak ki din bir kolaylıktır... "Ben size neyi yasak ettiysem, ondan çekinin; size neyi emretti isem, ondan gücünüzün yettiği kadarını yapın. Sizden evvelki ümmetleri ancak mes'elelerinin ve Peygamberlerine karşı ihtilâflarının çokluğu helâk etmiştir. "Amelden gücünüzün yettiği kadarını yapın. Siz ibâdetten bezmedikçe, Allah da sevab vermekten bıkmaz. "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, ürkütmeyiniz. Hz. Âişe Validemiz, Resûlüllah Efendimizin bu hususla ilgili tatibkatını şu şekilde beyan etmişlerdir: "Resûlüllah (asm) iki şey arasında dilediğini tercihte serbest bırakıldı mı, günah olmadığı müddetçe muhakkak onlardan en kolayını alırdı.Eğer iş günahsa ondan halkın en uzak bulunanı Resûlüllah olurdu. Bütün bu hadîs-i şerifler, İslâm dîninin ne derece uygulanması kolay hükümler ihtiva ettiğini göstermektedir. Cihanşümûl ve kıyâmete kadar pâyidar oluşunda,bu kolaylık anlayışının büyük yeri vardır. İslamiyet insanların dış görünüşten ziyade insanın iç görünüşüne bakmıştır. İslâmiyet, ruh ile madde, dünya ile âhiret arasında tam bir denge kurmuştur. Yahudîlik beden zevklerini ve maddî faydaları ön plânda tutar. Mensuplarını hırsla dünyaya bağlanmağa sevkeder. Hıristiyanlık ve Hind dinleri ise, sadece ruhu geliştirmeye, vücuda eziyetler çektirerek nefsin arzûlarını zayıflatmaya, dünya hayatını boşlamaya önem verirler. Buna karşılık İslâmiyet, ruh ile beden, dünya ile âhiret arasında tam bir denge kurmuş; ne bedene, ne de ruha ızdırap çektirmeyi esas almıştır.İkisine de aynı ölçüde değer vermiş; herbirinin ihtiyaçlarını ayrı ayrı karşılamayı kabul etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de,"Allahım, bize dünyada iyilik, âhirette de iyilik ver" âyeti, İslâm'daki dünya ve âhiret dengesini en iyi şekilde belirtmektedir. İslâm, ne dünyaya fazla değer vererek âhiretin,ne de âhirete ağırlık vererek dünyanın terkedilmesine izin verir... Âhiretin dünyada kazanılacağını söyleyerek,"hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi de âhiret için" çalışılmasını ister... İslâm'da ruhban sınıfı yoktur. Herkes dinini gücü nisbetinde kendi öğrenmek zorundadır. İbâdetleri ifa için, kul ile Yaratıcı arasında aracılık yapacak, günahları affettirecek imtiyazlı bir seçkin sınıfa yer yoktur. İslâm, bütün mânasıyle ahlâk ve fazîlet dîni olduğu gibi, en yüksek mertebede ilim ve hakikatın koruyucusudur. İslâm'ın kolaylıklar dini olduğunu gösteren, Asr-ı Saâdet'te cereyan etmiş pek çok vâkıa vardır. Onlardan bazılarını burada zikredeceğiz. Enes bin Mâlik Hazretleri anlatmaktadır: "Nebî (sav) bir gün mescide girdi. İçeri girer girmez de gözüne mescidin iki direği arasına çekilmiş bir ip ilişti. - Bu ip nedir? diye sordu. Sahâbîler:- Bu, Zeyneb'in ipidir. Zeyneb, nâfile namaz kılarken ayakta durmaktan yorulunca, bu ipe tutunuyor, dediler. Peygamber (sav): - Hayır, (İbadette böyle güçlük ihtiyâr olunmaz.) Bu ipi çözünüz. Sizden biriniz zinde ve neş'eli oldukça namazını ayakta kılsın. Yorulunca da hemen otursun. (... Ve namazını oturduğu halde tamamlasın.) buyurdu. Ebû Mes'ûd el-Ensârî'den: Resûlüllah'a (sav) biri gelip: - Yâ Resûlâllah. Filânca bize namaz kıldırırken o kadar uzatıyor ki, nerdeyse namazı terketmeyi ister hale geliyorum," dedi. Peygamber (sav) derhal cemaata hitaben bir konuşma yaptılar. Onu hiçbir hitabesinde o günkü kadar öfkeli görmemiştim. Buyurdular ki: - Ey insanlar. Sizler nefret ettiriciler misiniz? Her kim halka namaz kıldırırsa hafif tutsun. Çünkü cemaatın içinde hasta, zayıf, hâcet sahibi olanlar bulunabilir... Görüldüğü gibi Peygamberimiz hiçbir zaman, insanları dinden uzaklaştıracak, soğutacak, nefret ettirecek davranışlara kızdığı kadar başka hiçbir şeye öfkelenmemiştir. Mü'minin vazifesi, İslâm'ı insanlara daima güzel göstermek, onları dine ısındırıp sevdirmek, kolaylaştırmak, güçleştirmemektir. Utbe bin Âmir anlatmaktadır: "Kız kardeşim (Ümmü Hibban) Beytullah'ı yaya olarak ziyaret etmeyi adamış, fakat sonradan buna güç yetiremiyeceğini hissedince, mes'elenin Resûlüllah Efendimiz'den sorulmasını bana emretmişti. Ben Hazret-i Resûlüllah'a sorduğumda, cevaben: - (İptida) yaya yürüsün, (sonra) bineğinin sırtına binip gitsin.. buyurdu... Hazret-i Enes'den (ra): "Nebiy-yi Ekrem (sav), iki oğlunun arasında, onlar tarafından taşınarak yürütülen bir ihtiyar kimse gördü. 'Bunun zoru nedir? Niye bir bineğe binmiyor?' diye sordu. Oğulları cevaben: - Yâ Resûlâllah. Babamız yaya olarak Kâbe'ye gitmeyi nezretmiştir. Bunun için böyle yürütüyoruz, dediler. Resûlüllah Efendimiz: - Şüphesiz ki Allah, bu ihtiyarın nefsini azâblandırmakla yaptığı ibadetten müstağnidir, buyurdu ve ona,bineğine binerek Kâbe'yi ziyarete gitmesini emretti." Abdullah bin Mes'ûd'dan: "Resûlüllah (sav), va'z hususunda, bize bıkkınlık gelmesin diye halimize bakıp ona göre gün ve saat kollardı." Câbir bin Abdillah anlatmaktadır: "Resûlüllah (sav)bir seferde idi. Derken üzeri gölgelendirilmiş olduğu halde yanında insanlar toplanmış bir adam gördü ve 'Onun nesi var' diye sordu. 'Oruçlu bir adam' dediler. Resûlüllah (sav) bunun üzerine: - Seferde oruç tutmak hâlis bir iyilik ve fazilet değildir. Allah'ın sizin lehinize yapmış olduğu ruhsatlardan ayrılmayınız," buyurdu. Asr-ı Saâdet'te, adamın biri dağda bulduğu suyu bol, toprağı verimli ıssız bir mağarada kendi başına inzivaya çekilip,cemiyetin kötülüklerinden, fitne ve dedikodularından kurtulmayı düşünür. Ancak kararını bir de Resûlüllah Efendimiz'e açmak, O'nun bu konudaki görüşünü almak ister. Huzura gelerek der ki: - Yâ Resûlâllah, ben bir mağara buldum. İçinde suyu, önünde toprağı var. Orada inzivaya çekilerek kendimi tamamen dünyevî şeylerden tecrid etmeyi; uhrevî işlere, ibadet ve taata vermeyi düşünüyorum. Bu hususta siz ne dersiniz?" Adamın cemiyet hayatını terkedip, ibadet için mağarada inzivaya çekilme fikrine Allah Resûlü şu ibretli cevabı verir: - Ben, Yahudilikle, Hristiyanlıkla gönderilmedim. (Yani cemiyetten kaçma fikri onlara aittir.) Ben dosdoğru olan İslâm'la gönderildim. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, mağarada tek başına gündüz akşama kadar nafile ibadetlerle meşgul olmaktansa, cemiyet içinde sabah, yahut akşam, Allah için azıcık yol yürümek, (İslâm'a hizmet için zahmet çekmek) dünyadan ve dünya içindeki herşeyden kat kat hayırlıdır. Ve sözlerine şunu da ilâve eder: - Cemaat içinde safta yer almanız da, inzivadaki 60 sene ibadet ve namazdan hayırlıdır... Cemiyeti terkederek inzivaya çekilmek isteyene, Allah Resûlünün verdiği bu karşılık, din düşmanlarının İslâmiyetin insanları cemiyetten el etek çektirdiği yolundaki menfî propagandalarına güzel bir cevab teşkil etmektedir.
İSLAM'DA YASAK Muhammed Ekrem Çaylar Allahu Tealâ’nın kullarına son derece merhametli ve şefkatli olduğunu biliyoruz. Hz. Peygamber A.S.’ın ifadeleriyle, “bir annenin kucağındaki bebeğine şefkatinden daha şefkatli.” Böyleyken niçin kurallar koyuyor? O kurallar bütünü içindeki yasaklarla insanları neden kısıtlıyor? Yasakların amacı ne olabilir? “Yasak” her ne kadar olumsuz bir kavram ise de, dinimizdeki yasaklar olumlu sonuçlar elde etmek için konulmuştur. Yasak olumsuz bir kavramdır dedik, çünkü ilk bakışta bütün yasaklar hürriyet ve özgürlükleri kısıtlayan, insanoğlunun faaliyetlerini daraltan unsurlar gibi gözükür. Zihnimizde uyandırdığı bu ilk çağrışımlara rağmen biliyoruz ki, yasaklar bir taraftandan da büyük felaketlerin, feci akibetlerin önlerine çekilen setler gibidir. Bu nedenle hem eğitimde, hem de her türlü mevzuat ve yasal düzenlemelerde mutlaka yasaklar vardır. Toplum ve kültürlere göre bu yasakların türü ve sınırları değişse de, neticede mutlaka vardır. Yani yasaksız bir dünya hayali sadece bir ütopyadır. İslâm’ın koyduğu yasaklara gelince; insanoğlu bu ilâhî engeller sayesinde aslî yaradılış gayesinden uzaklaşmaz, tehlikeli ve sonu olmayan çıkmazlara düşmekten kurtulur. Böylece hem dünya hayatı hem de ebedi hayatı bir huzur ve mutluluk iklimine dönüşür. Dinimiz fert ve toplumu muhafaza edebilmek, huzur ve mutluluğa ulaştırabilmek için beş ana unsuru korumayı prensip edinmiştir. Dinimizde yasak olarak sunulan her şeyin bu beş unsuru koruma amacı ile muhakkak ilgisi bulunur. Bu beş unsur: 1- Din, 2- Can, 3- Akıl, 4- Nesil, 5- Maldır. Bu beş unsuru korumak için konulan yasakları örnekleyelim. Dini muhafaza için konulan yasaklar: Hz. Muhammed A.S.’ın peygamber olmasından sonra Allah katında geçerli tek din “İslâm”dır. Allah’ın dininin öğrettiği ve insanı sorumlu tuttuğu arı-duru imanı yok edecek veya bozacak durumlar yasaklanmıştır. Bunlar küfür, şirk ve nifak’tır. Küfür: Allahın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammed A.S.’ın Allah katından getirdiği kesin olarak bilinen şeyleri inkâr etmektir. Kur’an-ı Kerim’de ve Hz. Peygamber A.S.’ın sahih sünnetinde bildirilen iman esaslarından sadece birini bile reddetmek, inanmamak küfürdür. Başlangıçtan bugüne İslâm alimleri bu iman esaslarının neler olduğunu ayrıntılı olarak izah etmişlerdir. Bu konuyu izah eden kitaplara akaid kitapları denir. Şirk: Rab olarak Allah’ı tanıdığı halde, O’na ibadet ve taatte ortak koşma durumudur. Bu da hıristiyanlardaki üç baba-oğul-kutsal ruh inancı veya müşriklerdeki putçuluk şekillerinde olabildiği gibi, kimi zaman insanları ilâh gibi görerek Allah’a ortak koşma şeklinde de olabilir. Şirk konusu da akaid kitaplarında detaylı olarak anlatılır. Nifak: İnanmadığı halde maddi çıkar veya prestij kazanma gibi çeşitli sebeplerle inanmış gibi görünme durumudur. Böyle insanlara münafık denir. Münafık, imansızların yanında onlardanmış gibi, müminlerin yanında ise inanıyormuş gibi davranarak her iki tarafta birden gözükmeye çalışır. Müslümanları sevmez, onları aldatmaya, aralarını bozmaya ve inançlarını sarsmaya çalışır. Bu üç durum bir müslümanın dinine kastedecek en tehlikeli hallerdir ve Allah tarafından yasaklanmıştır. Her mümin bunlardan uzak durmaya çalışmalı ve dinini muhafaza etmelidir. Canı muhafaza için konulan yasaklar: İslâm, insanın yaşam hakkına ve can emniyetinin korunmasına büyük önem verir. Bunun için cana zarar verebilecek her durum yasaklanmıştır. Bu nedenle fıkıh kitaplarında izah edilen haram veya mekruhların önemli bir bölümü insan sağlığını korumaya yöneliktir. Dinimizde can kutsaldır. Ona kıymak en büyük cinayettir. Kıyamet gününde en önce görülecek davalar öldürmekle ilgili olanlardır. Dinimiz savaş sırasında dahi çocuk ve kadınların öldürülmelerini yasaklamış, öldürmeyi ancak saldırganları bertaraf etmek veya şerlerinden kurtulmak için ancak savaş sırasında meşru kılmıştır. Ayrıca sadece insanı değil, zarar vermeyen hayvanları öldürmek, canlı bir varlığı hedef yaparak atış yapmak dahi yasaktır. Müslüman boş yere hiçbir cana kıyamaz. Aklı muhafaza için yasaklananlar: İnsanı insan yapan unsurların en önemlilerinden biri akıldır. Akıl, Allah’ın insana verdiği kutsal bir cevherdir. Aklın sağlam ve sağlıklı olabilmesi için ona bozukluk ve zarar veren maddelerden korunması gerekir. Bu nedenle dinimiz, aklı düşünmekten, tedbir almaktan, doğru hareketten alıkoyan içkiyi yasaklamıştır. Aynı şekilde geçici bir süreyle bile olsa aklın kontrolünü yok eden veya zayıflatan bütün uyuşturucu ve benzeri maddeleri de haram kılmıştır. Nesli muhafaza için konulan yasaklar: Nesil insanoğlunun devamlılığı için esas, her yeni nesil bir öncekinin vekilidir. İslâm toplumunu devam ettirecek, Rabbi’ne ibadet ve taat edecek ahlâk ve irfan sahibi genç nesiller yetiştirilmesi esastır. Bunun için dinimiz evliliği ve aile kurmayı teşvik etmiş; yaygınlaştığında aile kurumunu çürüten ve yok eden zinayı ise yasaklamıştır. Zina, nesillerin aidiyetlerinin yok olmasına, ailelerin dağılmasına, akrabalık bağlarının kopmasına ve toplum ahlakının yok olmasına sebep olmakta, böylece toplum yapısının bozulması sonucunu doğurmaktadır. Bu büyük etkisinden dolayı zinaya götüren ortam ve yollar da yasaktır. Malı muhafaza için yasaklar: Mal, insan hayatının devamını ve kalitesini etkileyen çok önemli bir unsurdur. Onsuz hayatı düşünmek neredeyse mümkün değildir. Bunun için dinimiz malı ve mülkiyet edinmeyi bozan unsurların önünü kesmeyi hedefler. Haksız kazanç yolları yasaktır. Kumar, faiz, rüşvet, karaborsa, hırsızlık ve gaspın her türlüsü reddedilmiştir. Kısaca açıkladığımız: dini, canı, aklı, nesli ve malı koruma prensipleri İslâm toplumunun direklerini oluşturur. Dinimizin koyduğu bütün yasakların ve dolayısıyla günah kavramının, bu beş prensiple mutlaka bir ilgisi vardır. Şunu rahatça söyleyebiliriz: Allah’ın koyduğu bütün yasakların faydası ve menfaati mutlaka insana yöneliktir; mutlaka kulun yararınadır. Yasaklar hayatı kısıtlamak için değil, yaşanılır kılmak içindir. Hedefi insanın mutsuzluğu değil, mutluluğudur. Bir hadis-i kudsîde Rabbimiz şöyle buyurur. “Ey kullarım! Sizin hepinizin kalbi, içinizdeki en takva sahibi olanınızın kalbi gibi olsa, bu benim mülkümü arttırmaz. Ey kullarım! Sizin hepinizin kalbi içinizdeki isyankâr olanınızın kalbi gibi olsa, bu da benim mülkünden bir şey eksiltmez. Ey kullarım! Bütün bu yaptıklarınız sizin amellerinizdir. Ben onları sizin için saymaktayım. Sonra yaptıklarınızın karşılığını size tam olarak vereceğim. Kim benim katımda bir iyilik bulursa hamd etsin. Kim de iyilikten başkasını bulursa, ancak kendini ötülesin.”(Müslim, Tirmizî) Bizler bu dünyaya imtihan için geldik. Hepimizi ve her yaptığımızı gören ve işiten bir Rabbimiz var. Bizim imanımızın, müslümanlığımızın, O’nun emirlerine boyun eğişimizin ve yasaklarından kaçınmamızın O’na kazandıracağı hiçbir şey yok. Bütün ibadetler, bütün emredilenler ve bütün yasaklar hep bizim iyilik ve menfaatimiz için. Bu yasaklamalar iki büyük kâra yönelik: Biri dünya, diğeri ahiret hayatı. Dünyadaki kâr, huzur ve saadetle geçecek bir hayat.
İSLAM'IN ŞARTLARI Hz. Peygamber'in hadisinde belirtilen beş temel ibadet. Resulullah şöyle buyurur: "İslâm, beş şey üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmek; namaz kılmak; zekât vermek, Kâ'be'yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak" (Buhârî, İmân, 1, 2; Müslîm, İmân, 19, 22; Tirmizi, İmân, 3; Nesâî, İmân, 13). l) Allah'a ve elçisi Muhammed (s.a.s)'e imam açığa vurmak. Allah'a ve Hz. Muhammed'i içine alan bütün peygamberlere inanmak ayrıca imanın şartlarındandır. İman esasları dışa açıklanmaksızın kalbde gizli olarak kalabilirken, İslâm'ın şartları, kişinin toplum içinde İslâm'a mensup olduğunu gösteren ve açığa vuruları davranışlarıdır. İman esaslarına inanan kimseye "mümin"; İslâm'ın şartlarına uyan kimseye de "müslüman" denir. İlk müslümanlar Mekke'de sayıları belirli bir miktara ulaşınca gizliliği kaldırıp, dinlerini açığa vurmuşlardır. 2) Namaz sözlükte dua anlamındadır. Bir terim olarak, özel rükün ve şartları bulunan bir ibadet şeklidir. Mekke'de Hz. Muhammed'in Peygamberliğinin on birinci yılında beş vakit olarak farz kılınmıştır. Bundan önce de namaz ibadeti vardı, fakat böyle düzenli ve vakitli değildi. Namaz; Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sâbittir. Kur'an-ı Kerîm'in bir çok yerinde "Namazı kılınız, zekâtı veriniz" diye emredilmiştir. Bir ayette de "Bütün namazları ve orta namazı muhafaza ediniz"(el-Bakara, 2/238) buyurulur. Bu ayet, ortası olan en az çoğul sayısı beş olduğu için beş vakit namaza işaret etmektedir. Sabah ile öğle bir yanda, akşamla yatsı bir yanda kabul edilirse bunların ortası ikindi namazı olur. Hz. Peygamber, Muâz b. Cebel'i Yemen'e Vâli olarak gönderirken ona şöyle demiştir: "Sen, kitap sahihi olan bir topluma gidiyorsun. Onları önce Allah'a kulluk etmeğe davet et. Allah'ı tanırlarsa Allah'ın onlara gecede gündüzde beş vakit namazı farz kıldığını söyle..." (Buhârî, Zekât, 41, 63, Meğâzî, 60; Tevhîd, 1; Nesâî, Zekât, 1; Dârimî, Zekât, 1). Namaz mü'mini günahlardan arındırır, ruhu temizleyip kemale ulaştırır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizden birinizin kapısı önünden bir ırmak geçse, günde beş defa o ırmakta yıkansa bedeninde kir kalır mı ? Kalmaz. İşte su nasıl kiri giderirse, namaz da günahları öyle giderir" (İbn Mâce, İkâme, 193; Ahmed b. Hanbel, I, 72; Müslim, Mesâcid, 51). Bir kimseye namazın farz olması için, müslüman, akıllı ve ergin olması, ayrıca kadınların hayız veya nifas (lohusalık) hallerinde bulunmamaları gerekir (geniş bilgi için bk. "Namaz" mad.). 3) Oruç, sözlükte; iş yapmaktan, söz söylemekten geri durmak demektir. Bir terim olarak ise, tan yeri ağarmasından güneşin batmasına kadar yeme, içme ve cinsî münasebet gibi şeylerden kaçınmaktır. Oruç tutmaya imsâk; oruç açmaya ise iftâr denir. Orucun farz oluşu, Kitap, Sünnet ve İcmâ delilleri ile sabittir. Kur'an'da; "Ey iman edenler, sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi, size de oruç farz kılındı. Umulur ki sakınırsınız" (el-Bakara, 2/184) buyurulur. Akıllı ve ergin her müslümana oruç farzdır. Ancak hayız ve nifas halindeki kadınlarla hastalar orucu daha sonra kaza ederler. Yolcular da orucu kazaya bırakabilir. Ramazan orucunun edası da kazası da farz olduğu gibi; zıhâr, adam öldürme ve yemin gibi keffaret oruçları da farzdır. Başlanıp bozulmuş olan nafile orucun kazası, nezredilen itikâf orucu vacibtir. Aşûra orucu, yani muharremin dokuz on ve onbirinci günleri oruç tutmak sünnettir. Her ayın üç gününde oruç tutmak mendup olduğu gibi, Zilhiccenin dokuzuncu günü ile pazartesi ve perşembe günleri ve Şevvâl ayında altı gün oruç tutmak da menduptur. Bunların dışında kerâhet olmayan günlerde oruç tutmak nafiledir. Ramazan bayramının birinci günü ile Kurban bayramının dört gününde oruç tutmak, Allah'ın verdiği ziyafetten yüz çevirmek anlamına geldiğinden tahrîmen (harama yakın) mekruhtur (bk. "Oruç" mad.). 4) Zekât. Sözlükte, temizleme, büyüme ve artma anlamına gelir. Bir terim olarak ise; belirli bir malı, zekât alabilecek bir kimseye temlik etmek (vermek)tir. Zekât belirli miktar olarak Hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır. Farz oluşu, kitap, Sünnet ve icmâ ile sâbittir. Kur'an-ı Kerîm'de "Zekâtı veriniz" (el-Bakara, 2/43); "Onların mallarında dilencinin ve yoksulun bir payı vardır" (el-Meâric, 25) buyurulur. Bu konuda pek çok hadis olduğu gibi, ümmet zekâtın farz oluşunda görüş birliği içindedir. Bir kimsenin zekâtla yükümlü olması için, müslüman, akıllı, ergin olması borcundan ve temel ihtiyaçlarından başka, alışverişle veya doğurmakla artmaya müsait, nisap miktarı yıllanmış mala sahip bulunması gerekir. Çocuklara, akıl hastasına ve bunağa zekât gerekmez. Ancak Hanefîler dışındaki diğer İslâm hukukçularına göre bunlara da zekât gerekir. Bunların zekâtını, velileri, kendi mallarından alıp verirler. Nisap, zekâtın farz olması için şerîatın tanıdığı mal miktarıdır. Bu, altında 96, gümüşte ise 560 gramdır. Nakit para ve ticaret mallarında nisap, bu ikisinden yoksulun yararına olacak olan birisiyle ölçülür. Altın, gümüş, nakit para ve ticaret malları kırkta bir zekâta tabidir. Ateşte eriyen madenlerin zekâtı beşte birdir. Bunlardan alman zekât; "Biliniz ki aldığınız herhangi bir ganimetin beşte biri mutlaka Allah'a, Resulu'ne, hısımlara, yetimlere, yoksullara, yolculara aittir..." (el-Enfâl, 8/41) ayetinde sayıları yerlere verilir. Beşte biri çıktıktan sonra geri kalan beşte dördü bulana aittir. Zift. petrol gibi sıvı madenlerin kendilerine değil, gelirlerine zekât düşer. Kireç, alçı, yakut ve elmas gibi erimeyen madenlere zekât gerekmez. (Buhârı, Zekât, 55; Müslim, Zekât, 8; Ebû Dâvûd, Zekât, 5, 12; Tirmizî, Zekât, 14; Nesâî, Zekât, 25). Ekin ve meyvelerin zekâtı "Hasat zamanı onun hakkını verin" (el-En'âm, 8/141) ayeti ve Hz. Peygamber'in;"Gökyüzünün suladığı şeylerde onda bir (öşür); kova ve dolapla sulanan şeylerde ise yirmide bir zekât vardır" hadisi ile farz kılınmıştır. Ancak bu yükümlülük için arazinin öşür arazisi nev'inden olması gerekir. Deve, sığır, manda, koyun ve keçiye de İslâm'ın belirlediği ölçülere göre zekât gerekir (bk. "Zekat" mad.). 5) Hac. Sözlükte; saygı gösterilen yere gitmek, bir terim olarak ise; hac mevsiminde, ihramlı olarak Ka'be'yi Muazzama'yı ziyaret etmek, Arafat'ta durmak ve diğer hac ibadetlerini yapmak demektir. Hac ibadetinin farz oluşu da Kitap, Sünnet ve icmâ delilleriyle sabittir. Ayette şöyle buyurulur: "Yoluna gücü yeten herkesin, o Ev'i hac etmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır" (Âlu İmrân, 97). Allah elçisi "Hac sırasında yapılacak ibadetlerinizi benden alınız" (Ahmed b. Hanbel, 111, 318, 366) buyurarak söz ve fiilleriyle haccın yapılış şeklini göstermiştir. Hac münâsebetiyle dünyanın her yerinden Hicaz'da bir araya gelen müslümanlar, dilleri, renkleri örf ve âdetleri ayrı bile olsa, aynı inanç ve ideal etrafında kaynaşırlar; birbirini incitmeden, hayvanlara, hatta bitkilere bile zarar vermeden en yüce duygular içinde ibadetlerini yaparlar. Herkes elbiselerini çıkarıp iki parça havlu ile ihrama girer; böylece zenginlik, yoksulluk, soy sop kalkar, tam bir eşitlik meydana gelir. Bu ibadeti samimiyetle yapıp dönen müslüman anasından yeni doğmuş gibi günahlarından arınır. Allah Resulu şöyle buyurmuştur: "Haccedip de cinsi münasebet ve buna yol açan şeyleri yapmayan, fısk-u fücur işlemeyen kimse, anasından yeni doğduğu gündeki gibi (günahlardan temizlenmiş olarak) döner" (Buhârı, Muhsar, 9, 10; Nesâî, hac, 4; İbn Mâce, Menâsik, 3; Ahmet b. Hanbel, II, 229, 410, 494). Bir kimseye haccın farz olması için bu kimsenin müslüman, akıllı, ergin, hür, yeterli vakte sahip, sağlıklı, gidişgeliş süresi içinde yol masrafı ile kendisinin ve aile fertlerinin geçiminin temin edilmiş olması gereklidir. Yapılacak haccın sahih olması için, ihramlı olarak Arafat'ta vakfe ve Kâbe'yi tavaf etmek lâzımdır (bk. "Hac" mad.). Hamdi DÖNDÜREN
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
3/6/2007 - Hanımların saç boyaması ve kaş aldırması |
Hanımların saç boyaması ve kaş aldırması nasıl yorumlanıyor?

SORU:
Kadınların saçlarını boyamalarında mahzur olur mu? Bazıları boyanın
saçın ıslanmasına engel olduğunu söyleyerek caiz olmayacağını söylüyor,
gusle mânidir diyorlar
CEVAP: Konu, boyanın tabaka
teşkil edip etmemesi üzerinde düğümlenmektedir. Saça sürülen boyanın
tabaka teşkil etmeyip kına gibi suyun ıslatmasına engel olmaması
halinde elbette bir mahzur söz konusu olmaz. Kimyagerler, boyanın bu
durumunu daha iyi bilirler. Bizim bildiğimiz, görüşlerine değer
verdiğimiz hocalarımızın saç boyasının tabaka teşkil etmeyip kına gibi
engelsiz olduğu, gusle, abdeste mâni olmayacağı yolundaki görüşleridir.
Hayreddin Karaman Hocaefendi, saç boyalarının tabaka teşkil etmediğini,
kına gibi mahzursuz olduğunu ifade ediyor. Faruk Beşer Hocaefendi de
aynı görüşte. O da ‘Saç boyalarının gusle mâni olduğu yolundaki
söylentiler anlamsızdır.’ diyor, boyamanın caiz olduğunu söylüyor.
SORU: Hanımların kaşlarından almaları dinen yasak mı, yoksa yasak olmayan kısmı da var mı?
CEVAP: Hayreddin Karaman Hocaefendi’nin sitesindeki soru ve cevabı şöyle:
-
Bayanların kaşlarını aldırması mahzurlu mudur? Veya kaşlarının hepsini
düzelttirmek değil de sadece iki kaşın arasını aldırabilirler mi?
Cevap: “Normal kadın kaşının bir şekli (normal sayılan şekilleri)
vardır. Bunların dışına çıkan, göze sakil (çirkin) gelen, sahibini
çirkin gösteren ve bu yüzden onu rahatsız eden fazla kıllar alınabilir.
Normal kaşları, modaya uyarak inceltmek, yerlerini değiştirmek... caiz
görülmemiştir.”
SORU: Kadının özel
halde iken diş dolgusu yaptırması, kaplatması caiz olabilir mi? Yoksa
bu halde iken yapılan diş dolgu ve kaplatması, sonra yapacağı gusle
engel mi olur?
CEVAP: Özel halde iken diş dolgusu ve
kaplatması yaptırmak yasak değildir. Her ne kadar diş dolgu ve
kaplatmasını bu halden çıkınca yaptırması daha uygun olursa da
sonrasında yapacağı gusle, bu dolgu ve kaplatma engel olmaz. Çünkü
gusülde ve abdestte su, bunların üzerini ıslatarak geçiyor, böylece
üzerindeki ıslaklık altının ıslanması yerine geçiyor, bir eksiklik söz
konusu olmuyor. Bu konuda çok sayıda verilmiş fetvalar vardır fıkıh
kitaplarında. Özellikle Mülteka şerhinde.
SORU: Gusülsüz hanımın, ağlayan çocuğunu, gusletmeden emzirmesi uygun olur mu, bir mahzur yok mu?
CEVAP:
Gusülsüz halde iken ağlayan çocuğu emzirmek mahzurlu değildir. Ancak
bazı maneviyat büyükleri çocuğun ağzına değen meme ucunu yıkayarak
emdirmekte hayır ve bereket olacağına işaret etmişlerdir.
SORU: Kendisine geceden gusül gereken kimse ne kadar süreyle gusülsüz olarak bekleyebilir.
CEVAP:
Gece gusletmesi gereken kimse, sabah namazını kazaya bırakmayacak süre
kadar gusülsüz bekleyebilir. Sabah namazını vaktinde kılacak kadar
guslü tehirde mahzur olmayabilir. Ancak mümkün oldukça gusülsüz
beklemeyip bir an evvel yıkanarak temiz duruma geçmeye gayret
göstermekte isabet vardır. Muhafaza melekleri temizlerle birlikte
olmayı sever, kirlilerin korumasında olmayı sevimli bulmazlar.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
3/6/2007 - CİNSEL İLİŞKİDE HARAMLAR - HELÂLLER |
CİNSEL İLİŞKİDE HARAMLAR - HELÂLLER Bu konu başlıbaşına bir
kitap ve araştırma konusu olduğundan, biz bu mevzuda söylenmesi
gerekenlerin tümünü söylemeye çalışmayacak, bazı tereddütlü ya da
önemli noktalara deginmekle yetinecegiz.
Bu konuda hiç
unutulmaması gereken en önemli nokta, insanın yaradılış gayesidir.
Insan Allah'ın yüceligi karşısında kendi güçsüzlügünü kabullenmesi ve
her hareketini Allah'a kulluk olarak yapması için yaratılmış bir
varlıktır. Öyleyse yemesi, giymesi yatması ve kalkması gibi, cinsel
ilişkisi de ibâdet olarak yapılmalıdır. Haramdan sakınmak, Allah'ın
nimetinden helâl olarak yararlanmak, yapacağı hayırlı işler için
fikrini meşgul eden cinsel arzuyu, sağlam düşünebilmek için gidermek,
koca karının, karı da kocanın hakkını ödemek ve en önemlisi müslüman
nesli yetiştirmek amacıyla yapılan meşru bir cinsel ilişki ibâdettir ve
insana aldığı zevkler yanında sevap da kazandırır. "Kişinin zevkini
yaşamasında hiç sevap olur mu ?" diye soran sahabiye Allah Rasûlü
Efendimiz; "O suyu haram bir yere akıtsaydı, günah olmayacak mı idi?
Öyleyse helâlından akıtması da sevaptır" buyurmuştur.(Müslim, zekât 52;
Ebû Dâvûd, tatavvu' 12; edep 160; Müsned V/167,168.)
Öbür
yönüyle insan, arzu ve şehvetinin esiri olup, sırf zevki için yaşar
hale gelmemelidir. Bu, ondaki hayvanî güçleri geliştirir, melekî
güçleri zayıflatır ve insanı alçaltır. Halbuki, bütün zevkler gibi
cinsel ilişki zevki de bir gaye değildir, bir gaye için yaratılmış
insana Allah'ın bir hediyesidir. Insandan, neslini sürdürmesini istemiş
ve bunu Allah'ın istediği doğrultuda yapması halinde kendisine cennet
vadedilmiştir. Ise cinsel ilişki zevki gibi peşin bir avans da verilmiş
ve sanki öbür âlemde alabildiğine tadacağı zevklerden, daha dünyada
iken ona parmak ucuyla hafifçe tattırılmıştır. Ya da yorucu çabalarla
yüce bir gayeye ulaşması istenen insana, gönül eglendirme türünden
çerez takdim edilmiş ve asıl ziyafetin sonda olduğu bildirilmiştir.
Tıpkı zor birise kosulan çocuklara, işi sonuna kadar götürmeleri için
verilen oyuncaklar gibi. O çocuğun verilen işi bırakıp bu oyuncakla
eglenmesi, oyuncağın veriliş amacına ne derece zitsa, insanın cinsel
zevklerini gaye olarak görüp, sırf onlarla meşgul olması da yaratılış
gayesine o derece zittir.
Şimdi vereceğimiz bilgilerde bu açınin gözönünde bulunduiulması gerekir.
Tutma
ve bakma konusunda karrkoca arasında avret olan bölge yoktur.(Ibn
>bidin VI/367) Hz. Ömer'in oğlunun; "bana göre birbirinin
organlarına bakmaları daha iyidir, çünkü bu cinsel ilişkinin tadıni
artırır," dediği nakledilir. Fakat Aynî; "bu sözün, onun sözü olduğu
kesin değildir" der. Tutma konusunda câiz değildir diyen yoktur. Ebû
Yûsuf; "Ebû Hanife'ye sordum ki, erkek karısının organını tutsa, kadın
da kendisine karşı tahrik etmek için kocasının organını ellese, bunda
bir sakınca var mıdır2 O da bana; hayır, yoktur. Hattâ bu sevaptır ve
ecrin büyük olmasını sağlar dedi".
Hanımı ile ilişkide
bulunurken, onu tanıdığı güzel bir kadın diye hayâl edip, onunla
sevişiyor gibi cima yapmasının haram olmadığını söyleyenler vardır.
Ancak Ibn Âbidîn; bizim kurallarımıza göre bunun helâl olmaması
gerekir, çünkü bu, suyu şarap olarak düşünüp içmeye benzer. Onun haram
olduğu açıktır. Öyleyse öbürü de helâl olmamalıdır" der. ( Ibn ilbidin
VI/372.) Doğru olan da bu olsa gerektir.
Cinsel ilişkide
kullanılan kremler, ya da yağlandırıcıların, domuz yağı gibi haram
madde içermedikten sonra, helâl olmadığını gösteren bir delil yoktur.
Ancak bu normal eşlere tavsiye edilmeyecek bir durumdur. Allah bu iş
için tabi nemlendirici yaratmayı ihmal etmemiştir.
Cinsel
ilişkinin yasaklanan, ya da tavsiye edilen bir şekli yoktur. Ne var ki,
tabiîlik dinî olan İslam'ın, bu konuda da tabiî olanı tercih edeceği
açıktır. Üreme organından olmak üzere, karı ile koca hangi tür
ilişkiden zevk alıyorlarsa onu uygularlar. Ayakta, otururken, yatarken,
arkadan, önden, altta, üstte; hangisini isterlerse öyle yaparlar. Ancak
üzerlerinin örtülü olması Islâmî bir edep ve emirdir." Allah ise
utanmaya en lâyık olandır"(Fetâvây-i Hindiyye'de: "Oda küçük olursa
(5-10) zira' yani yaklaşık(3 x 6 m2) koca böyle bir odada cima
maksadıyla karısını soyabilir. Bir kısım ulema karı kocanın bir odada
tek başlarına soyunmalarında mahzur olmadığını söylemişlerdir." (Ibn
Âbidîn, Kunye'den, V/288). Ama bu, elbette cima ederken açık
olabilecekleri anlamına gelmez. Hadîs için bk. Buhârî, ilm 15, edep 68.)
Karısına dübüründen yaklaşmak çok çirkin bir hareket ve haramdır. Insanın tabiatina, şeref ve onuruna aykırıdır.
Erkeğin,
şehvetini uyandırmak ve zevk duymak için, eliyle ya da butlarıyla kendi
kendini tatmin etmesi helâl görülmemiştir. (Bu konuda Mü'minûn (23) 7
ve Me'âric (70) 31 âyetleri ve tefsirlerine bakılabilir.) Haramlığını
bazıları hafif, bazıları da kaba olarak nitelemişlerdir. Ancak erkeğin
yanında karısı yoksa, ya da evli değilse, kalbi bununla meşgul oluyorsa
ve harama düşme endişesi varsa, kendisini boşaltmanın, bunu âdet haline
getirmemek şartıyla câiz olduğunu söyleyenler vardır. Hattâ, ciddî
olarak harama düşme endişesi varsa ve bu yolla buna engel olunacaksa,
bunun vâcip olduğunu söyleyenler de vardır. (Geniş bilgi için bk.
Mahlûf, Fetâvâ I/117,118.) Ancak Peygamberimizin bu konudaki
tavsiyesinin, şehveti oruç tutmakla yatıştırmak olduğu unutulmamalıdır.
(Söz konusu hadîslerinde Rasûlüllah Efendimiz: "Gençler! Evlilik
külfetine hanginizin gücü yetiyorsa evlensin." Yapamayan oruç
tutmalıdır. Çünkü onun (nefsi dizginleyici) kamçısı vardır" Buhârî,
savm 10, nikâh 2, 3; Müslim, nikâh 1, 3; Ebû Dâvûd, nikâh 1) Bu yolla
hem haramdan kurtulacak hem de sevap kazanacaktır.
Erkeğin eli
vb. şeylerle kendini tatmin etmesi caiz olmadığı gibi, kadının da bu
yolla tatmin araması câiz değildir. Ancak koca, karısının eli ile ya da
vücudunun diğer yerleri ile tatmin olabileceği gibi, karısını da bu
yolla tatmin edebilir. (Serahsî, Mebsût X/159.)
Hastalık,
zayıflık ve güçsüzlük gibi sebeple cinsel ilişkiye dayanamayan ve bu
yüzden istemeyen kadınla cima etmek haramdır. (Ibn Âbidîn,
el-Ukûdü'd-dürriyye I/26.)
Evlendiğinde karısıyla ilişkiye güç
yetiremeyen erkek bir yıl beklenir. Bir yıl boyunca da, bir defa olsun,
güç yetiremezse, karısı, istemesi halinde ayrılır, erkeği beklemeye
zorlanamaz. (Ibn Âbidîn, el-Ukûdü'd-dürriyye I/30.)
Mushaf
bulunan odada cima etmenin sakıncası yoktur. Çünkü müslümanlann
evlerinde ve odalarında genellikle Mushaf bulunur. Ancak Allah'ın
kelâmına karşı saygı duyulduğunu göstermek için Mushafin örtülmesi
gerekir. (Ibn Âbidîn, I/266, el-Hediyyetü'l-Alâiyye 268.)
Mescidlerin
üzerinde cinsel ilişkide bulunmak mekruhtur. Çünkü mescidler semâya
kadar mesciddirler. (Alâuddîn Âbidîn, el-Hediyyetü'l-Alâ'iyye 283.)
Cimaya
başlarken "besmele" çekerek,hadîste geçen "Bismillâh, Allahümme
cennibnâ'ş-Şeytâne ve cennibi'ş-Şeytâne mâ-razektenâ" duasını okuması
müstehaptır ve cimanın edeplerindendir. (Örnek olarak bk. Buhârî,
bed'ul-halk 11; Müslim, talak 6, nikâh18)
Kocası kendisini
cimaya çağırdığında, karısının bunu özürsüz olarak reddetmesi, câiz
değildir. Hattâ âdetli olması da bir özür değildir. Çünkü kocası onun,
âdetli iken haram olan bölgesi dışında bir yerinden yararlanabilir.
(Fetâvây-i Hindiyye (yazma) 611/45 Müslim, hayz 16, Nesâî, taharet 180;
Ibn Mâce, taharet 124) Bu konuda özellikle kadının sözkonusu edilmesi,
cimada erkeğin, kadından daha sabırsız olduğundandır. Yoksa kadının,
kocasından cima isteme hakkıyok demek değildir.
Karıkocanın,
zaruret olmadıkça cinsel ilişki biçimlerini başkalarına anlatmaları
haramdır. Peygamberimiz (s.a.s.) : "Şüphesiz ki, Kıyâmet Gününde,
Allah'ın katında, emanete hiyanetin en büyüklerinden biri, karıkoca
beraber düşüp-kalktıktan sonra, kocasının kadının sırrını yaymasıdır"
buyurmuştur. (Müslim, nikâh 21; Davûdoğlu age VN/327 vd.)
Emzikli
kadınla cimada bulunmak câizdir. (bk. Müslim, nikâh 24; Davûdoğlu age
VN/342 vd.) Bir kadını görerek şehveti harekete gelen kimsenin, derhal
karısı ile cima etmesi ve nefsini yatıştırması müstehaptır. (bk.
Müslim, nikâh, 2; Davûdoğlu age VN/221.)
Cimada özellikle dikkat
edilmesi gereken noktalardan birisi de, temizliğe olabildiğince dikkat
etmektir. Mümkünse ilişkiden önce eşlerin dış organlarını sabunla
yıkamaları müslümanca bir davranış olur. Çünkü temizlik müslümanlığın
ana temellerindendir. Kasıklarda yuvalanıp üreyen mikropların, ilişki
yoluyla kadının rahmine ulaşıp, çeşitli rahim hastalıklarına sebep
olabileceği, ya da mevcut hastalıkları artırabileceği hiç
unutulmamalıdır. Peygamberimizin (s.a.s.) cima edeceklere abdest almayı
tavsiye etmesi (bk. Ibn Kudâme, el-Mugni VN/26) bundan olsa gerektir.
Cima
gücünü artıracak besinler yemek sakıncalı değildir. Peygamber Efendimiz
(s.a.s.) kına sürünmeyi tavsiye ederken; çünkü o, cildi güzelleştirir,
cima gücünü artırır(Zehebî, et-Tibbu'n-Nebevî 25), buyurmuştur. "Tıbbı
Nebevî" kitaplarında buna benzer hadisler nakledilir ve cima gücünü
artıracak gıda rejimi verilir. (agk)
Ilişkinin ne olduğunu
bilecek kadar büyük çocukların bulunduğu odada, onlar uyurken bile cima
etmek câiz değildir. (Nemenkânî, el-Fethu'r-Rahmanî N/2l3) Murat Yayınları
|
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
3/6/2007 - Kimlere Selam Verilmez |
Bazı kimselere selâm verilmez.Onlar da şunlardır:
1-Hutbe okuyan imama,
2-Hutbe dinleyene.
3-Kur'ab okuyana.
4-Ezan okuyan ve kamet getirene.
5-Oyun oynayana.
6-Tuvalette olana yahut küçük su döken kimselere.
7-Hadis rivayet etmekte olana.
8-İlim öğrenmekte olana.
9-Şarkı söyleyene.
10-Hamamda olsun hariçte olsun çıplak bir halde olanlara.
11-Abdest alana.
12-Ağzında sigara olana.
13-Yemek yiyene.
14-Namaz veya zikirle meşgul olana.
15-Va'z edene selâm verilmez.
Ayrıca
burada zikrettiğimiz,ancak Allah'ın kesinlikle haram kıldığı,bir
fiili(içki Kumar v.s.)işleyen kimselere de selâm verilmez.
Selâmla ilgili olarak söyleyeceklerimiz kısaca bundan ibarettir.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Hakkımda
Taksim1984, ScorpionkinG, DJTieSToTR, Ulubatlı
Kategoriler
Arkadaşlarım
• fevzi293 • eglencecafe
Güncel
Online E-Devlet Hizmetleri
TC Kimlik No
Vergi Kimlik No
SSK Hizmet Dökümü
İnternet Vergi Dairesi
Motorlu Taşıtlar Vergisi
Telefon Rehberi
Altin Sayfalar
ÖSYM Sınav Sonuçları
ÖSYM Sınav Sonuçları
ÖSS Sonuçları
KPSS Sonuçları
KPDS Sonuçları
LES Sonuçları
TUS Sonuçları
ÜDS Sonuçları
ALS Sonuçları
DGS Sonuçları
Aöf Sonuçları
Diğer Sınav Sonuçları
ÖSYM Sınav Takvimi
E-Devlet Linkleri:
Devletim.com
Online Hizmetler
Milli Eğitim Bakanlığı
Üniversiteler
Sağlık Bakanlığı
Emeklilik Hizmetleri
Hukuk ve Adalet
Emniyet Hizmetleri
Ekonomik ve Mali İşler
İş ve Eleman Arama
Genel Devlet Kurumları
Bakanlıklar
Valilikler
Belediyeler
Kaymakamlıklar
Siyasi Partiler
Silahlı Kuvvetler
Sivil Toplum
Engelli Sayfaları
Elçilik - Konsolosluklar
Avrupa Birliği
K.K.T.C.
Turizm
Tatil ve Gezi Rehberi
Deprem Linkleri
Haber Kaynakları
Faydalı Linkler:
Aöf Deneme Sınavı
Dgs Deneme Sınavı
Kpss Deneme Sınavı
Les Deneme Sınavı
Smmm Deneme Sınavı
Aöf E-Öğrenme
Site Yöneticisine mesaj
|